Avatar of Vocabulary Set C1 - Hava Koşulları

C1 Seviyesi İçinde C1 - Hava Koşulları Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Hava Koşulları' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

meteorology

/ˌmiː.t̬i.əˈrɑː.lə.dʒi/

(noun) meteoroloji

Örnek:

She decided to major in meteorology because of her fascination with weather patterns.
Hava durumu modellerine olan hayranlığı nedeniyle meteoroloji okumaya karar verdi.

clear up

/klɪr ˈʌp/

(phrasal verb) açmak, aydınlanmak, açıklığa kavuşturmak

Örnek:

The weather is expected to clear up by afternoon.
Havanın öğleden sonra açması bekleniyor.

drift

/drɪft/

(verb) sürüklenmek, birikmek, konudan sapmak;

(noun) sürüklenme, eğilim, yığın

Örnek:

The boat began to drift out to sea.
Tekne denize doğru sürüklenmeye başladı.

changeability

/ˌtʃeɪndʒəˈbɪləti/

(noun) değişkenlik, istikrarsızlık, oynaklık

Örnek:

The changeability of the weather made planning difficult.
Havanın değişkenliği planlamayı zorlaştırdı.

visibility

/ˌvɪz.əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) görüş, görünürlük, tanınırlık

Örnek:

Poor visibility made driving difficult.
Düşük görüş sürüşü zorlaştırdı.

soak

/soʊk/

(verb) ıslatmak, sırılsıklam etmek, emmek;

(noun) ıslatma, banyo

Örnek:

Soak the clothes in warm water before washing.
Giysileri yıkamadan önce ılık suda ıslatın.

downpour

/ˈdaʊn.pɔːr/

(noun) sağanak, şiddetli yağmur

Örnek:

We got caught in a sudden downpour on our way home.
Eve dönerken aniden bastıran bir sağanak yağmura yakalandık.

front

/frʌnt/

(noun) ön, ön taraf, cephe (hava durumu);

(adjective) ön;

(verb) bakmak, yüzü dönük olmak;

(adverb) önde

Örnek:

The car was damaged at the front.
Araba ön taraftan hasar gördü.

gale

/ɡeɪl/

(noun) fırtına, bora, kahkaha tufanı

Örnek:

The ship was battered by a fierce gale.
Gemi şiddetli bir fırtına tarafından hırpalandı.

puddle

/ˈpʌd.əl/

(noun) su birikintisi;

(verb) su birikintisi oluşturmak, birikmek

Örnek:

The children loved splashing in the puddles after the rain.
Çocuklar yağmurdan sonra su birikintilerinde oynamayı çok severdi.

snowdrift

/ˈsnoʊ.drɪft/

(noun) kar yığını, kar birikintisi

Örnek:

The car got stuck in a large snowdrift.
Araba büyük bir kar yığınına saplandı.

torrent

/ˈtɔːr.ənt/

(noun) sel, akıntı, yağmur

Örnek:

The heavy rain created a torrent of water flowing down the street.
Şiddetli yağmur, sokaktan aşağı akan bir sel suyu oluşturdu.

vapor

/ˈveɪ.pɚ/

(noun) buhar, gaz, hayal;

(verb) buharlaştırmak, gaz haline getirmek

Örnek:

The steam from the hot water created a thick vapor.
Sıcak sudan çıkan buhar yoğun bir buhar oluşturdu.

thundercloud

/ˈθʌn.dɚ.klaʊd/

(noun) fırtına bulutu, şimşek bulutu

Örnek:

Dark thunderclouds gathered on the horizon, signaling an approaching storm.
Ufukta koyu fırtına bulutları toplandı, yaklaşan bir fırtınayı işaret ediyordu.

whirlwind

/ˈwɝːl.wɪnd/

(noun) hortum, kasırga, hızlı ve heyecanlı olaylar dizisi

Örnek:

A small whirlwind swept across the field, kicking up dust.
Küçük bir hortum tarlayı süpürdü, tozları havalandırdı.

cloudburst

/ˈklaʊd.bɝːst/

(noun) sağanak, şiddetli yağmur

Örnek:

The picnic was ruined by a sudden cloudburst.
Piknik, ani bir sağanak yüzünden mahvoldu.

baking

/ˈbeɪ.kɪŋ/

(noun) pişirme, fırıncılık;

(verb) pişirmek, fırınlamak;

(adjective) kavurucu, çok sıcak

Örnek:

She loves baking cakes for special occasions.
Özel günler için pasta yapmayı çok sever.

breezy

/ˈbriː.zi/

(adjective) rüzgarlı, havadar, neşeli

Örnek:

It was a lovely breezy day, perfect for a walk.
Yürüyüş için mükemmel, hoş bir rüzgarlı gündü.

climatic

/klaɪˈmæt̬.ɪk/

(adjective) iklimsel

Örnek:

The region experiences extreme climatic conditions.
Bölge aşırı iklim koşulları yaşamaktadır.

dense

/dens/

(adjective) yoğun, sık, aptal

Örnek:

The forest was so dense that sunlight barely reached the ground.
Orman o kadar yoğundu ki güneş ışığı yere zor ulaşıyordu.

dull

/dʌl/

(adjective) sıkıcı, donuk, körelmiş;

(verb) köreltmek, azaltmak

Örnek:

The lecture was incredibly dull.
Ders inanılmaz derecede sıkıcıydı.

extreme

/ɪkˈstriːm/

(adjective) aşırı, çok büyük, aşırı nokta;

(noun) aşırı, uç nokta

Örnek:

The weather conditions were extreme.
Hava koşulları aşırıydı.

favorable

/ˈfeɪ.vɚ.ə.bəl/

(adjective) olumlu, lehte, elverişli

Örnek:

The critics gave the new movie a favorable review.
Eleştirmenler yeni filme olumlu bir eleştiri verdi.

gloomy

/ˈɡluː.mi/

(adjective) kasvetli, loş, depresif

Örnek:

The sky was gloomy and threatened rain.
Gökyüzü kasvetliydi ve yağmur tehdidi vardı.

glorious

/ˈɡlɔːr.i.əs/

(adjective) şanlı, muhteşem, harika

Örnek:

The team achieved a glorious victory.
Takım şanlı bir zafer kazandı.

misty

/ˈmɪs.ti/

(adjective) sisli, puslu, belirsiz

Örnek:

The morning was cold and misty.
Sabah soğuk ve sisliydi.

temperate

/ˈtem.pɚ.ət/

(adjective) ılıman, ılımlı, ölçülü

Örnek:

The country has a temperate climate with warm summers and mild winters.
Ülke, sıcak yazlar ve ılıman kışlar ile ılıman bir iklime sahiptir.

unpredictable

/ˌʌn.prɪˈdɪk.tə.bəl/

(adjective) tahmin edilemez, değişken

Örnek:

The weather in this region is highly unpredictable.
Bu bölgedeki hava durumu oldukça tahmin edilemez.

overhead

/ˈoʊ.vɚ.hed/

(adverb) baş üstü, yukarıda;

(adjective) baş üstü, tavan;

(noun) genel giderler, sabit maliyetler

Örnek:

The plane flew overhead.
Uçak başımızın üzerinden uçtu.

atmospheric pressure

/ˌæt.məsˈfer.ɪk ˈpreʃ.ər/

(noun) atmosfer basıncı

Örnek:

High atmospheric pressure usually indicates clear skies.
Yüksek atmosfer basıncı genellikle açık gökyüzünü gösterir.

scorching

/ˈskɔːr.tʃɪŋ/

(adjective) kavurucu, yakıcı, çok hızlı

Örnek:

It was a scorching hot day, perfect for the beach.
Kavurucu sıcak bir gündü, plaj için mükemmeldi.

hazy

/ˈheɪ.zi/

(adjective) puslu, sisli, belirsiz

Örnek:

The mountains were barely visible through the hazy mist.
Dağlar puslu sisin içinden zar zor görünüyordu.

thunderclap

/ˈθʌn.dɚ.klæp/

(noun) gök gürültüsü, şimşek sesi

Örnek:

A sudden thunderclap startled everyone in the house.
Ani bir gök gürültüsü evdeki herkesi ürküttü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren