Avatar of Vocabulary Set C1 - Filmler Hakkında Konuşmak

C1 Seviyesi İçinde C1 - Filmler Hakkında Konuşmak Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Filmler Hakkında Konuşmak' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

actor-manager

/ˈæk.tər.mæn.ɪ.dʒər/

(noun) aktör-menajer

Örnek:

Sir Henry Irving was a famous actor-manager of the Victorian era.
Sir Henry Irving, Viktorya döneminin ünlü bir aktör-menajeriydi.

art director

/ˈɑːrt dɪˌrektər/

(noun) sanat yönetmeni

Örnek:

The art director oversaw the entire visual campaign.
Sanat yönetmeni tüm görsel kampanyayı denetledi.

dresser

/ˈdres.ɚ/

(noun) şifonyer, tuvalet masası, giyinen kişi

Örnek:

She folded her clothes and put them neatly in the dresser.
Giysilerini katlayıp düzenli bir şekilde şifonyere koydu.

lead

/liːd/

(noun) öncülük, örnek, liderlik;

(verb) yol göstermek, liderlik etmek, yönetmek

Örnek:

She took the lead in organizing the event.
Etkinliği düzenlemede öncülük etti.

moviegoer

/ˈmuː.viˌɡoʊ.ɚ/

(noun) sinemasever, film izleyicisi

Örnek:

The new superhero film attracted a large number of moviegoers.
Yeni süper kahraman filmi çok sayıda sinemasever çekti.

Bollywood

/ˈbɑː.li.wʊd/

(noun) Bollywood

Örnek:

She dreams of becoming a star in Bollywood.
Bollywood'da yıldız olmayı hayal ediyor.

broadway

/ˈbrɑːd.weɪ/

(noun) Broadway

Örnek:

She dreams of performing on Broadway one day.
Bir gün Broadway'de sahne almayı hayal ediyor.

backdrop

/ˈbæk.drɑːp/

(noun) fon, dekor, arka plan

Örnek:

The play used a beautiful hand-painted backdrop of a forest.
Oyun, orman temalı güzel, el boyaması bir fon kullandı.

adaptation

/ˌæd.əpˈteɪ.ʃən/

(noun) adaptasyon, uyum, uyarlama

Örnek:

The adaptation of the species to the new environment was slow.
Türün yeni ortama adaptasyonu yavaştı.

camerawork

/ˈkæm.rə.wɝːk/

(noun) kamera çalışması, görüntü yönetmenliği

Örnek:

The film was praised for its stunning camerawork.
Film, çarpıcı kamera çalışması nedeniyle övgü topladı.

casting

/ˈkæs.tɪŋ/

(noun) döküm, kalıplama, oyuncu seçimi;

(verb) atmak, fırlatmak

Örnek:

The factory specializes in the casting of engine parts.
Fabrika, motor parçalarının dökümünde uzmanlaşmıştır.

screenplay

/ˈskriːn.pleɪ/

(noun) senaryo, film senaryosu

Örnek:

The director is currently reviewing the final screenplay.
Yönetmen şu anda son senaryoyu inceliyor.

climax

/ˈklaɪ.mæks/

(noun) doruk noktası, zirve, klimaks;

(verb) doruk noktasına ulaşmak, zirveye çıkmak

Örnek:

The movie reached its climax with the final battle scene.
Film, son savaş sahnesiyle doruk noktasına ulaştı.

closeup

/ˈkloʊsˌʌp/

(noun) yakın çekim, detay çekim

Örnek:

The director asked for a closeup of the actor's face.
Yönetmen, oyuncunun yüzünün yakın çekimini istedi.

cut

/kʌt/

(verb) kesmek, doğramak, yaralamak;

(noun) kesik, kesme, saç kesimi;

(adjective) kesilmiş, doğranmış

Örnek:

She accidentally cut her finger while chopping vegetables.
Sebze doğrarken yanlışlıkla parmağını kesti.

dramatize

/ˈdræm.ə.taɪz/

(verb) dramatize etmek, oyunlaştırmak, abartmak

Örnek:

The director decided to dramatize the historical event for the stage.
Yönetmen, tarihi olayı sahne için dramatize etmeye karar verdi.

dub

/dʌb/

(verb) lakap takmak, adlandırmak, dublaj yapmak;

(noun) dub (müzik türü)

Örnek:

They decided to dub him 'The Rocket' because of his speed.
Hızından dolayı ona 'Roket' lakabını takmaya karar verdiler.

narrate

/nəˈreɪt/

(verb) anlatmak, nakletmek

Örnek:

He decided to narrate his adventures in a book.
Maceralarını bir kitapta anlatmaya karar verdi.

portray

/pɔːrˈtreɪ/

(verb) tasvir etmek, canlandırmak, betimlemek

Örnek:

The artist chose to portray the queen in a regal pose.
Sanatçı, kraliçeyi asil bir duruşla tasvir etmeyi seçti.

epic

/ˈep.ɪk/

(noun) destan, epik şiir;

(adjective) destansı, kahramanca, muhteşem

Örnek:

Homer's 'The Odyssey' is a classic epic poem.
Homeros'un 'Odysseia'sı klasik bir destandır.

feature film

/ˈfiːtʃər fɪlm/

(noun) uzun metrajlı film, sinema filmi

Örnek:

The director's first feature film received critical acclaim.
Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi eleştirel beğeni topladı.

frame

/freɪm/

(noun) çerçeve, iskelet, şasi;

(verb) çerçevelemek, oluşturmak, şekillendirmek

Örnek:

The old photograph was in a beautiful wooden frame.
Eski fotoğraf güzel bir ahşap çerçeve içindeydi.

floodlight

/ˈflʌd.laɪt/

(noun) projektör, sel ışığı;

(verb) projektörle aydınlatmak, ışıklandırmak

Örnek:

The stadium was lit by powerful floodlights.
Stadyum güçlü projektörlerle aydınlatıldı.

projector

/prəˈdʒek.tɚ/

(noun) projektör, yansıtıcı

Örnek:

The teacher used a projector to show the slides.
Öğretmen slaytları göstermek için bir projektör kullandı.

reel

/riːl/

(noun) makara, bobin, reel;

(verb) sendelmek, yalpalamak, sarmak

Örnek:

The fishing line was wound tightly on the reel.
Misina makaraya sıkıca sarılmıştı.

interpretation

/ɪnˌtɝː.prəˈteɪ.ʃən/

(noun) yorum, açıklama, icra

Örnek:

His interpretation of the poem was very insightful.
Şiiri yorumlaması çok anlayışlıydı.

premiere

/prɪˈmɪr/

(noun) prömiyer, ilk gösterim;

(verb) prömiyer yapmak, ilk kez göstermek

Örnek:

The film had its grand premiere in Hollywood.
Filmin büyük prömiyeri Hollywood'da yapıldı.

score

/skɔːr/

(noun) skor, puan, yirmi;

(verb) skor yapmak, puan almak, çizmek

Örnek:

What's the final score of the game?
Maçın son skoru ne?

spotlight

/ˈspɑːt.laɪt/

(noun) spot ışığı, sahne ışığı, ilgi odağı;

(verb) spot ışığıyla aydınlatmak, vurgulamak

Örnek:

The singer was illuminated by a single spotlight on stage.
Şarkıcı sahnede tek bir spot ışığı ile aydınlatıldı.

backstage

/bækˈsteɪdʒ/

(adverb) sahne arkası, kuliste, gizli;

(noun) sahne arkası, kulise;

(adjective) sahne arkası, kulise ait

Örnek:

The actors waited backstage before their performance.
Oyuncular performanslarından önce sahne arkasında beklediler.

legendary

/ˈledʒ.der.i/

(adjective) efsanevi, ünlü

Örnek:

King Arthur is a legendary figure.
Kral Arthur efsanevi bir figürdür.

theatrical

/θiˈæt.rɪ.kəl/

(adjective) tiyatral, tiyatroya ait, abartılı

Örnek:

The play had a strong theatrical performance.
Oyunun güçlü bir tiyatral performansı vardı.

break a leg

/breɪk ə leɡ/

(idiom) başarılar, iyi şanslar

Örnek:

Before the play, the director told the actors to break a leg.
Oyun öncesi yönetmen oyunculara başarılar diledi.

foyer

/ˈfɔɪ.ɚ/

(noun) fuaye, lobi, antre

Örnek:

We waited for them in the hotel foyer.
Onları otel fuayesinde bekledik.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren