Avatar of Vocabulary Set C1 - Evet, efendim!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Evet, efendim! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Evet, efendim!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

atrocity

/əˈtrɑː.sə.t̬i/

(noun) zulüm, vahşet, rezalet

Örnek:

The war was marked by numerous atrocities committed by both sides.
Savaş, her iki tarafın da işlediği sayısız zulümle damgasını vurdu.

admiral

/ˈæd.mər.əl/

(noun) amiral, amiral kelebeği

Örnek:

The admiral commanded the fleet.
Amiral filoyu komuta etti.

colonel

/ˈkɝː.nəl/

(noun) albay

Örnek:

Colonel Smith led the regiment into battle.
Albay Smith alayı savaşa götürdü.

general

/ˈdʒen.ər.əl/

(adjective) genel, yaygın, uzmanlaşmamış;

(noun) general

Örnek:

There is a general feeling of optimism.
Genel bir iyimserlik hissi var.

major

/ˈmeɪ.dʒɚ/

(adjective) ana, büyük, önemli;

(noun) binbaşı, ana dal, uzmanlık alanı;

(verb) ana dal olarak okumak, uzmanlaşmak

Örnek:

This is a major problem that needs immediate attention.
Bu, acil dikkat gerektiren büyük bir sorundur.

veteran

/ˈve.t̬ɚ.ən/

(noun) kıdemli, uzman, gazi;

(adjective) kıdemli, deneyimli

Örnek:

She is a veteran teacher with over 30 years of experience.
O, 30 yılı aşkın deneyime sahip kıdemli bir öğretmendir.

assassinate

/əˈsæs.ə.neɪt/

(verb) suikast düzenlemek, öldürmek, mahvetmek

Örnek:

The plot to assassinate the president was uncovered.
Başkanı suikastla öldürme planı ortaya çıkarıldı.

blast

/blæst/

(noun) patlama, hava akımı, ses;

(verb) patlatmak, havaya uçurmak, çalmak

Örnek:

The explosion sent a powerful blast through the building.
Patlama, bina boyunca güçlü bir patlama dalgası gönderdi.

blow up

/bloʊ ʌp/

(phrasal verb) patlamak, patlatmak, şişirmek

Örnek:

The old building was scheduled to blow up next month.
Eski bina gelecek ay patlatılacaktı.

bombard

/bɑːmˈbɑːrd/

(verb) bombalamak, topa tutmak, bombardımana tutmak

Örnek:

The enemy began to bombard the city with artillery.
Düşman şehri topçu ateşiyle bombalamaya başladı.

charge

/tʃɑːrdʒ/

(verb) ücret almak, fiyat biçmek, suçlamak;

(noun) ücret, masraf, suçlama

Örnek:

The restaurant charged us for water we didn't order.
Restoran sipariş etmediğimiz su için bize ücret kesti.

conquer

/ˈkɑːŋ.kɚ/

(verb) fethetmek, ele geçirmek, yenmek

Örnek:

The Roman Empire sought to conquer new territories.
Roma İmparatorluğu yeni toprakları fethetmeye çalıştı.

deploy

/dɪˈplɔɪ/

(verb) konuşlandırmak, dağıtmak, kullanmak

Örnek:

The troops were deployed to the conflict zone.
Birlikler çatışma bölgesine konuşlandırıldı.

evacuate

/ɪˈvæk.ju.eɪt/

(verb) tahliye etmek, boşaltmak

Örnek:

The police decided to evacuate the building due to a bomb threat.
Polis, bomba tehdidi nedeniyle binayı tahliye etmeye karar verdi.

execute

/ˈek.sə.kjuːt/

(verb) uygulamak, gerçekleştirmek, idam etmek

Örnek:

The team worked hard to execute the project plan.
Ekip, proje planını uygulamak için çok çalıştı.

mobilize

/ˈmoʊ.bə.laɪz/

(verb) seferber etmek, harekete geçirmek

Örnek:

The government decided to mobilize its reserve forces.
Hükümet yedek kuvvetlerini seferber etmeye karar verdi.

surrender

/səˈren.dɚ/

(verb) teslim etmek, vazgeçmek, teslim olmak;

(noun) teslimiyet, vazgeçme

Örnek:

The enemy was forced to surrender their weapons.
Düşman silahlarını teslim etmeye zorlandı.

retreat

/rɪˈtriːt/

(verb) geri çekilmek, ricat etmek;

(noun) geri çekilme, inziva yeri

Örnek:

The army was forced to retreat after heavy losses.
Ordu ağır kayıplardan sonra geri çekilmek zorunda kaldı.

guerrilla

/ɡəˈrɪl.ə/

(noun) gerilla, gerilla savaşçısı;

(adjective) gerilla, gerilla savaşına ait

Örnek:

The guerrilla fighters launched a surprise attack on the enemy convoy.
Gerilla savaşçıları düşman konvoyuna sürpriz bir saldırı başlattı.

militia

/məˈlɪʃ.ə/

(noun) milise, halk ordusu

Örnek:

The local militia was called upon to defend the town.
Yerel milise şehri savunmak için çağrı yapıldı.

militant

/ˈmɪl.ə.tənt/

(adjective) militan, savaşçı, agresif;

(noun) militan, savaşçı

Örnek:

The group adopted a more militant stance after the protests.
Grup, protestolardan sonra daha militan bir duruş sergiledi.

naval

/ˈneɪ.vəl/

(adjective) deniz, donanma

Örnek:

The country has a strong naval fleet.
Ülkenin güçlü bir deniz filosu var.

civilian

/səˈvɪl.jən/

(noun) sivil, vatandaş;

(adjective) sivil

Örnek:

The soldiers were ordered to protect the civilians.
Askerlere sivilleri korumaları emredildi.

defensive

/dɪˈfen.sɪv/

(adjective) savunma, koruyucu, savunmacı

Örnek:

The team played a strong defensive game.
Takım güçlü bir savunma oyunu sergiledi.

explosive

/ɪkˈsploʊ.sɪv/

(noun) patlayıcı;

(adjective) patlayıcı, parlayıcı

Örnek:

The police found a large quantity of explosives hidden in the warehouse.
Polis, depoda saklanmış büyük miktarda patlayıcı buldu.

A-bomb

/ˈeɪ.bɑːm/

(noun) atom bombası, A-bombası

Örnek:

The city was devastated by an A-bomb.
Şehir bir atom bombası tarafından harap edildi.

rifle

/ˈraɪ.fəl/

(noun) tüfek, silah;

(verb) karıştırmak, yağmalamak

Örnek:

He aimed his rifle at the target.
Tüfeğini hedefe doğrulttu.

fleet

/fliːt/

(noun) filo, araç parkı, donanma;

(adjective) hızlı, çevik;

(verb) hızla geçmek, uçup gitmek

Örnek:

The company has a large fleet of delivery trucks.
Şirketin büyük bir teslimat kamyonu filosu var.

raid

/reɪd/

(noun) baskın, akın, operasyon;

(verb) baskın yapmak, akın etmek, basmak

Örnek:

The commandos launched a surprise raid on the enemy stronghold.
Komandolar düşman kalesine sürpriz bir baskın düzenledi.

curfew

/ˈkɝː.fjuː/

(noun) sokağa çıkma yasağı, yasaklama saati

Örnek:

The city imposed a strict curfew after the unrest.
Şehir, huzursuzluktan sonra sıkı bir sokağa çıkma yasağı uyguladı.

hostage

/ˈhɑː.stɪdʒ/

(noun) rehin

Örnek:

The terrorists took several people hostage.
Teröristler birkaç kişiyi rehin aldı.

torture

/ˈtɔːr.tʃɚ/

(noun) işkence, eziyet;

(verb) işkence etmek

Örnek:

The prisoner was subjected to brutal torture.
Mahkum acımasız işkenceye maruz kaldı.

occupation

/ˌɑː.kjəˈpeɪ.ʃən/

(noun) meslek, uğraş, iş

Örnek:

Please state your name, address, and occupation.
Lütfen adınızı, adresinizi ve mesleğinizi belirtin.

trench

/trentʃ/

(noun) siper, hendek;

(verb) hendek kazmak, siper açmak

Örnek:

The soldiers dug a deep trench for protection.
Askerler korunmak için derin bir siper kazdı.

truce

/truːs/

(noun) ateşkes, mütareke

Örnek:

The two sides agreed to a temporary truce.
İki taraf geçici bir ateşkes üzerinde anlaştı.

warfare

/ˈwɔːr.fer/

(noun) savaş, çatışma

Örnek:

Modern warfare often involves cyber attacks and drones.
Modern savaş genellikle siber saldırıları ve dronları içerir.

arm

/ɑːrm/

(noun) kol, silah;

(verb) silahlandırmak

Örnek:

She held the baby in her arms.
Bebeği kollarında tuttu.

evacuation

/ɪˌvæk.juˈeɪ.ʃən/

(noun) tahliye, boşaltma, boşaltım

Örnek:

The rapid evacuation of the building saved many lives.
Binanın hızlı tahliyesi birçok hayat kurtardı.

machine gun

/məˈʃiːn ˌɡʌn/

(noun) makineli tüfek

Örnek:

The soldier fired his machine gun at the enemy.
Asker makineli tüfeğini düşmana ateşledi.

command

/kəˈmænd/

(noun) emir, komut, kontrol;

(verb) emretmek, komuta etmek, kontrol etmek

Örnek:

The officer gave a clear command to his troops.
Subay, askerlerine net bir emir verdi.

AWOL

/ˈeɪ.wɑːl/

(adjective) izinsiz firar, izinsiz devamsız;

(adverb) izinsiz firar, kayboldu

Örnek:

The soldier went AWOL after a disagreement with his commanding officer.
Asker, komutanıyla anlaşmazlık yaşadıktan sonra izinsiz firar etti.

bulletproof

/ˈbʊl.ɪt.pruːf/

(adjective) kurşun geçirmez, sağlam, kusursuz

Örnek:

The president's car is completely bulletproof.
Başkanın arabası tamamen kurşun geçirmez.

ground zero

/ˌɡraʊnd ˈzɪr.oʊ/

(noun) sıfır noktası, patlama merkezi, Ground Zero

Örnek:

The city center was declared ground zero after the bombing.
Bombalamadan sonra şehir merkezi sıfır noktası ilan edildi.

gunner

/ˈɡʌn.ɚ/

(noun) topçu, nişancı, hırslı

Örnek:

The gunner aimed the cannon at the enemy ship.
Topçu, topu düşman gemisine nişan aldı.

blowgun

/ˈbloʊ.ɡʌn/

(noun) üflemeli tüfek, üfleme borusu

Örnek:

The hunter used a blowgun to silently take down his prey.
Avcı, avını sessizce indirmek için bir üflemeli tüfek kullandı.

submachine gun

/ˈsʌb.mə.ʃiːn ˌɡʌn/

(noun) hafif makineli tüfek, otomatik tabanca

Örnek:

The police officer carried a submachine gun during the raid.
Polis memuru baskın sırasında bir hafif makineli tüfek taşıyordu.

station

/ˈsteɪ.ʃən/

(noun) istasyon, durak, merkez;

(verb) konuşlandırmak, yerleştirmek

Örnek:

I'll meet you at the train station.
Seninle tren istasyonunda buluşacağım.

magazine

/ˌmæɡ.əˈziːn/

(noun) dergi, şarjör, cephane kutusu

Örnek:

She subscribes to a fashion magazine.
Bir moda dergisine abone.

artillery

/ɑːrˈtɪl.ɚ.i/

(noun) topçu, toplar, topçu sınıfı

Örnek:

The artillery barrage lasted for hours.
Topçu ateşi saatlerce sürdü.

nuclear deterrent

/ˌnuː.kli.ər ˈdet.ər.ənt/

(noun) nükleer caydırıcılık

Örnek:

The country's nuclear deterrent is a key part of its defense strategy.
Ülkenin nükleer caydırıcılığı, savunma stratejisinin önemli bir parçasıdır.

nerve agent

/ˈnɜːrv ˌeɪ.dʒənt/

(noun) sinir gazı, sinir ajanı

Örnek:

The terrorists were suspected of developing a nerve agent.
Teröristlerin bir sinir gazı geliştirdiğinden şüpheleniliyordu.

nerve gas

/ˈnɜːrv ˌɡæs/

(noun) sinir gazı

Örnek:

The dictator was accused of using nerve gas against his own people.
Diktatör, kendi halkına karşı sinir gazı kullanmakla suçlandı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren