Avatar of Vocabulary Set C1 - Çok İhtiyaç Duyulan Sıfatlar

C1 Seviyesi İçinde C1 - Çok İhtiyaç Duyulan Sıfatlar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Çok İhtiyaç Duyulan Sıfatlar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

comparable

/ˈkɑːm.pɚ.ə.bəl/

(adjective) karşılaştırılabilir, benzer

Örnek:

The two products are comparable in price and quality.
İki ürün fiyat ve kalite açısından karşılaştırılabilir.

corresponding

/ˌkɔːr.əˈspɑːn.dɪŋ/

(adjective) karşılık gelen, ilgili

Örnek:

The numbers on the left column corresponding to the names on the right.
Sol sütundaki sayılar sağdaki isimlere karşılık gelmektedir.

distinctive

/dɪˈstɪŋk.tɪv/

(adjective) ayırt edici, belirgin, özgün

Örnek:

The artist has a very distinctive style.
Sanatçının çok ayırt edici bir tarzı var.

dual

/ˈduː.əl/

(adjective) çift, ikili

Örnek:

The car has a dual exhaust system.
Arabanın çift egzoz sistemi var.

exceptional

/ɪkˈsep.ʃən.əl/

(adjective) istisnai, olağandışı, olağanüstü

Örnek:

The weather today is quite exceptional for this time of year.
Bugünkü hava yılın bu zamanı için oldukça istisnai.

excess

/ɪkˈses/

(noun) fazlalık, aşırılık, aşırı miktar;

(adjective) fazla, ek

Örnek:

The company produced an excess of goods, leading to storage problems.
Şirket fazla mal üretti, bu da depolama sorunlarına yol açtı.

exclusive

/ɪkˈskluː.sɪv/

(adjective) özel, sınırlı, hariç;

(noun) özel haber, eksklüsif

Örnek:

The club has an exclusive membership.
Kulübün özel bir üyeliği var.

explicit

/ɪkˈsplɪs.ɪt/

(adjective) açık, belirgin, müstehcen

Örnek:

The instructions were very explicit.
Talimatlar çok açıktı.

generic

/dʒəˈner.ɪk/

(adjective) genel, jenerik;

(noun) jenerik, jenerik ilaç

Örnek:

The company sells generic brands of medication.
Şirket jenerik ilaç markaları satıyor.

inadequate

/ɪˈnæd.ə.kwət/

(adjective) yetersiz, eksik, uygunsuz

Örnek:

The food supply was inadequate to feed all the refugees.
Gıda tedariki tüm mültecileri beslemek için yetersizdi.

inherent

/ɪnˈhɪr.ənt/

(adjective) doğuştan, içsel, özünde var olan

Örnek:

The desire for freedom is inherent in all humans.
Özgürlük arzusu tüm insanlarda doğuştan vardır.

insufficient

/ˌɪn.səˈfɪʃ.ənt/

(adjective) yetersiz, eksik

Örnek:

There was insufficient evidence to convict him.
Onu mahkum etmek için yetersiz kanıt vardı.

integral

/ˈɪn.t̬ə.ɡrəl/

(adjective) ayrılmaz, temel, tam;

(noun) integral

Örnek:

The engine is an integral part of the car.
Motor, arabanın ayrılmaz bir parçasıdır.

intermediate

/ˌɪn.t̬ɚˈmiː.di.ət/

(adjective) ara, orta;

(noun) aracı, orta seviye

Örnek:

The course is designed for intermediate learners.
Kurs orta seviye öğrenciler için tasarlanmıştır.

lesser

/ˈles.ɚ/

(adjective) daha az, daha küçük;

(adverb) daha az, daha düşük derecede

Örnek:

He has a lesser role in the company now.
Şirkette artık daha az önemli bir rolü var.

magical

/ˈmædʒ.ɪ.kəl/

(adjective) büyülü, sihirli, büyüleyici

Örnek:

The wizard performed a magical spell.
Büyücü büyülü bir büyü yaptı.

magnetic

/mæɡˈnet̬.ɪk/

(adjective) manyetik, çekici, büyüleyici

Örnek:

The compass needle is magnetic.
Pusula ibresi manyetiktir.

mere

/mɪr/

(adjective) sadece, yalnızca

Örnek:

It was a mere misunderstanding.
Bu sadece bir yanlış anlaşılmaydı.

peculiar

/pɪˈkjuːl.jɚ/

(adjective) tuhaf, garip, kendine özgü

Örnek:

She had a peculiar feeling that she was being watched.
İzleniyormuş gibi tuhaf bir hissi vardı.

respective

/rɪˈspek.tɪv/

(adjective) ilgili, kendi

Örnek:

They returned to their respective homes.
Kendi evlerine döndüler.

scattered

/ˈskæt̬.ɚd/

(adjective) dağınık, serpilmiş, seyrek;

(past participle) saçtı, dağıttı

Örnek:

There were scattered papers all over the floor.
Yerde dağınık kağıtlar vardı.

selective

/səˈlek.t̬ɪv/

(adjective) seçici, titiz, sınırlı

Örnek:

She is very selective about the books she reads.
Okuduğu kitaplar konusunda çok seçicidir.

serial

/ˈsɪr.i.əl/

(adjective) seri, ardışık, tefrika;

(noun) tefrika, dizi

Örnek:

The library has a serial number for each book.
Kütüphanede her kitap için bir seri numarası bulunur.

sheer

/ʃɪr/

(adjective) tamamen, mutlak, salt;

(adverb) dikine, sarpça;

(verb) kopmak, ayrılmak, sapmak

Örnek:

The success was due to sheer hard work.
Başarı tamamen sıkı çalışmaya bağlıydı.

sole

/soʊl/

(noun) ayak tabanı, taban, dil balığı;

(adjective) tek, yegane;

(verb) tabanlamak

Örnek:

He had a blister on the sole of his foot.
Ayak tabanında bir kabarcık vardı.

specialized

/ˈspeʃ.ə.laɪzd/

(adjective) uzmanlaşmış, özel, özel amaçlı

Örnek:

He works in a highly specialized field of medicine.
Çok uzmanlaşmış bir tıp alanında çalışıyor.

stark

/stɑːrk/

(adjective) çorak, çıplak, sade;

(adverb) tamamen, kesinlikle

Örnek:

The landscape was stark and barren.
Manzara çorak ve çıplaktı.

supreme

/suːˈpriːm/

(adjective) yüce, en yüksek, üstün

Örnek:

The supreme court is the highest judicial body.
Yüksek mahkeme en yüksek yargı organıdır.

terminal

/ˈtɝː.mə.nəl/

(adjective) terminal, son, ölümcül;

(noun) terminal, istasyon, uç

Örnek:

The bus arrived at the terminal station.
Otobüs terminal istasyonuna vardı.

timely

/ˈtaɪm.li/

(adjective) zamanında, yerinde;

(adverb) zamanında, yerinde

Örnek:

The doctor's timely intervention saved the patient's life.
Doktorun zamanında müdahalesi hastanın hayatını kurtardı.

tremendous

/trɪˈmen.dəs/

(adjective) muazzam, devasa, çok büyük

Örnek:

They made a tremendous effort to finish the project on time.
Projeyi zamanında bitirmek için muazzam bir çaba sarf ettiler.

troubled

/ˈtrʌb.əld/

(adjective) sıkıntılı, sorunlu, endişeli

Örnek:

The company has been in troubled waters for months.
Şirket aylardır sıkıntılı sularda seyrediyor.

underlying

/ˌʌn.dɚˈlaɪ.ɪŋ/

(adjective) temel, altında yatan

Örnek:

The underlying cause of the problem was a lack of communication.
Sorunun temel nedeni iletişim eksikliğiydi.

unprecedented

/ʌnˈpres.ə.den.t̬ɪd/

(adjective) benzeri görülmemiş, emsalsiz

Örnek:

The company achieved unprecedented growth last quarter.
Şirket geçen çeyrekte benzeri görülmemiş bir büyüme kaydetti.

upcoming

/ˈʌpˌkʌm.ɪŋ/

(adjective) yaklaşan, gelecek, önümüzdeki

Örnek:

The upcoming election is generating a lot of debate.
Yaklaşan seçimler çok fazla tartışma yaratıyor.

vague

/veɪɡ/

(adjective) belirsiz, muğlak

Örnek:

The instructions were vague and difficult to follow.
Talimatlar belirsizdi ve takip etmesi zordu.

varied

/ˈver.ɪd/

(adjective) çeşitli, farklı, değişken

Örnek:

The menu offers a varied selection of dishes.
Menüde çeşitli yemek seçenekleri bulunmaktadır.

vulnerable

/ˈvʌl.nɚ.ə.bəl/

(adjective) savunmasız, hassas

Örnek:

The small village was vulnerable to attack.
Küçük köy saldırıya açıktı.

worthwhile

/ˌwɝːθˈwaɪl/

(adjective) değerli, kayda değer, faydalı

Örnek:

It was a worthwhile experience to volunteer abroad.
Yurt dışında gönüllü olmak değerli bir deneyimdi.

top-notch

/ˌtɑːpˈnɑːtʃ/

(adjective) birinci sınıf, mükemmel

Örnek:

The restaurant serves top-notch Italian cuisine.
Restoran birinci sınıf İtalyan mutfağı sunuyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren