Avatar of Vocabulary Set C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 4)

C1 Seviyesi İçinde C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 4) Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 4)' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

adhere

/ədˈhɪr/

(verb) yapışmak, tutunmak, uymak

Örnek:

The labels adhere to the plastic.
Etiketler plastiğe yapışır.

allege

/əˈledʒ/

(verb) iddia etmek, ileri sürmek

Örnek:

It was alleged that the minister had accepted bribes.
Bakanın rüşvet aldığı iddia edildi.

attribute

/ˈæt.rɪ.bjuːt/

(noun) özellik, nitelik;

(verb) atfetmek, bağlamak

Örnek:

Patience is a key attribute for a teacher.
Sabır, bir öğretmen için önemli bir özelliktir.

await

/əˈweɪt/

(verb) beklemek, gözlemek

Örnek:

We await your response.
Cevabınızı bekliyoruz.

burst

/bɝːst/

(verb) patlamak, çatlamak, fırlamak;

(noun) patlama, atak

Örnek:

The balloon burst with a loud pop.
Balon yüksek bir sesle patladı.

cease

/siːs/

(verb) sona ermek, durmak

Örnek:

The rain ceased and the sun came out.
Yağmur dindi ve güneş çıktı.

characterize

/ˈker.ək.tɚ.aɪz/

(verb) karakterize etmek, tanımlamak, karakteristik olmak

Örnek:

The city is characterized by its vibrant nightlife.
Şehir, canlı gece hayatıyla karakterize edilir.

compute

/kəmˈpjuːt/

(verb) hesaplamak, belirlemek

Örnek:

The program can compute complex equations quickly.
Program karmaşık denklemleri hızlı bir şekilde hesaplayabilir.

conceive

/kənˈsiːv/

(verb) tasarlamak, hayal etmek, anlamak

Örnek:

He conceived the idea of a new type of engine.
Yeni bir motor tipi fikrini tasarladı.

counter

/ˈkaʊn.t̬ɚ/

(noun) tezgah, banko, sayaç;

(verb) karşı koymak, karşılık vermek;

(adjective) aykırı, karşıt;

(adverb) tersine, karşıt olarak

Örnek:

The cashier stood behind the counter.
Kasiyer tezgahın arkasında duruyordu.

designate

/ˈdez.ɪɡ.neɪt/

(verb) atamak, belirlemek, tahsis etmek

Örnek:

The committee will designate a new chairperson next month.
Komite gelecek ay yeni bir başkan atamak.

differentiate

/ˌdɪf.əˈren.ʃi.eɪt/

(verb) ayırt etmek, farklılaştırmak, farklılaşmak

Örnek:

It's hard to differentiate between the two identical twins.
İki özdeş ikizi ayırt etmek zor.

discard

/dɪˈskɑːrd/

(verb) atmak, elden çıkarmak;

(noun) hurda, atık

Örnek:

Please discard all empty containers in the recycling bin.
Lütfen tüm boş kapları geri dönüşüm kutusuna atın.

oversee

/ˌoʊ.vɚˈsiː/

(verb) denetlemek, gözetmek

Örnek:

The manager will oversee the entire project.
Yönetici tüm projeyi denetleyecek.

denounce

/dɪˈnaʊns/

(verb) kınamak, suçlamak, ihbar etmek

Örnek:

The government was quick to denounce the terrorist attack.
Hükümet terör saldırısını hızla kınadı.

dissolve

/dɪˈzɑːlv/

(verb) çözmek, çözünmek, feshetmek

Örnek:

Sugar dissolves in water.
Şeker suda çözünür.

elevate

/ˈel.ə.veɪt/

(verb) yükseltmek, kaldırmak, terfi ettirmek

Örnek:

The platform was designed to elevate heavy machinery.
Platform, ağır makineleri yükseltmek için tasarlandı.

enquire

/ɪnˈkwaɪr/

(verb) sormak, araştırmak, soruşturmak

Örnek:

I need to enquire about the train schedule.
Tren tarifesini sormam gerekiyor.

diminish

/dɪˈmɪn.ɪʃ/

(verb) azaltmak, küçültmek, eksiltmek

Örnek:

The pain will diminish over time.
Ağrı zamanla azalacak.

intensify

/ɪnˈten.sə.faɪ/

(verb) yoğunlaştırmak, şiddetlendirmek

Örnek:

The storm began to intensify as it moved closer to the coast.
Fırtına kıyıya yaklaştıkça şiddetlenmeye başladı.

escalate

/ˈes.kə.leɪt/

(verb) tırmanmak, artmak, yükseltmek

Örnek:

The conflict began to escalate quickly.
Çatışma hızla tırmanmaya başladı.

exaggerate

/ɪɡˈzædʒ.ə.reɪt/

(verb) abartmak, büyütmek

Örnek:

He tends to exaggerate his achievements.
Başarılarını abartma eğilimindedir.

supplement

/ˈsʌp.lə.mənt/

(noun) takviye, ek;

(verb) tamamlamak, eklemek

Örnek:

The vitamin C is a good supplement to your diet.
C vitamini diyetinize iyi bir takviyedir.

formulate

/ˈfɔːr.mjə.leɪt/

(verb) formüle etmek, oluşturmak, hazırlamak

Örnek:

The team needs to formulate a new strategy to win the game.
Takımın maçı kazanmak için yeni bir strateji oluşturması gerekiyor.

heighten

/ˈhaɪ.t̬ən/

(verb) artırmak, şiddetlendirmek, yükseltmek

Örnek:

The tension in the room began to heighten.
Odadaki gerilim artmaya başladı.

disrupt

/dɪsˈrʌpt/

(verb) aksatmak, bozmak, alt üst etmek

Örnek:

Heavy snow disrupted travel across the region.
Yoğun kar yağışı bölgedeki ulaşımı aksattı.

inhibit

/ɪnˈhɪb.ɪt/

(verb) engellemek, kösteklemek, durdurmak

Örnek:

Fear can inhibit people from expressing their true feelings.
Korku, insanların gerçek duygularını ifade etmelerini engelleyebilir.

license

/ˈlaɪ.səns/

(noun) lisans, izin, özgürlük;

(verb) lisans vermek, izin vermek

Örnek:

You need a valid driver's license to operate a car.
Araba kullanmak için geçerli bir sürücü ehliyetine ihtiyacınız var.

devastate

/ˈdev.ə.steɪt/

(verb) harap etmek, yıkmak, perişan etmek

Örnek:

The hurricane devastated the coastal town.
Kasırga kıyı kasabasını harap etti.

oblige

/əˈblaɪdʒ/

(verb) mecbur etmek, zorlamak, yardım etmek

Örnek:

Doctors are obliged to keep patients' records confidential.
Doktorlar hasta kayıtlarını gizli tutmakla yükümlüdür.

obsess

/əbˈses/

(verb) takıntı yapmak, saplantı haline getirmek

Örnek:

He tends to obsess over small details.
Küçük detaylara takıntılı olma eğilimindedir.

persist

/pɚˈsɪst/

(verb) ısrar etmek, devam etmek, sürmek

Örnek:

If you persist, you will eventually succeed.
Eğer ısrar edersen, sonunda başarılı olursun.

recount

/rɪˈkaʊnt/

(verb) anlatmak, nakletmek;

(noun) yeniden sayım, tekrar sayma

Örnek:

She recounted her adventures in the Amazon.
Amazon'daki maceralarını anlattı.

render

/ˈren.dɚ/

(verb) sağlamak, vermek, hükmetmek

Örnek:

The artist will render a beautiful painting for the exhibition.
Sanatçı sergi için güzel bir tablo yapacak.

spare

/sper/

(adjective) yedek, fazla, zayıf;

(verb) ayırmak, vermek, bağışlamak;

(noun) yedek parça, yedek lastik

Örnek:

Do you have a spare key?
Yedek anahtarın var mı?

stabilize

/ˈsteɪ.bə.laɪz/

(verb) istikrara kavuşturmak, dengelemek

Örnek:

The government is trying to stabilize the economy.
Hükümet ekonomiyi istikrara kavuşturmaya çalışıyor.

supervise

/ˈsuː.pɚ.vaɪz/

(verb) denetlemek, gözetmek, sorumlu olmak

Örnek:

She was hired to supervise the construction of the new building.
Yeni binanın inşaatını denetlemek için işe alındı.

sustain

/səˈsteɪn/

(verb) desteklemek, ayakta tutmak, sürdürmek

Örnek:

The pillars sustain the roof.
Sütunlar çatıyı destekler.

terminate

/ˈtɝː.mə.neɪt/

(verb) sonlandırmak, bitirmek, işten çıkarmak

Örnek:

The company decided to terminate the contract.
Şirket sözleşmeyi feshetmeye karar verdi.

warrant

/ˈwɔːr.ənt/

(noun) emir, yetki belgesi, garanti;

(verb) gerektirmek, haklı çıkarmak

Örnek:

The judge issued a search warrant for the suspect's home.
Yargıç, şüphelinin evi için bir arama emri çıkardı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren