Avatar of Vocabulary Set A1 - Zıt Anlamlı Sıfatlar

Seviye A1 İçinde A1 - Zıt Anlamlı Sıfatlar Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Seviye A1' içinde 'A1 - Zıt Anlamlı Sıfatlar' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

good

/ɡʊd/

(adjective) iyi, keyifli, güzel;

(adverb) iyi;

(noun) iyilik, fayda;

(exclamation) iyi, pekala

Örnek:

She's a very good student.
Çok iyi bir öğrenci.

bad

/bæd/

(adjective) kötü, hoş olmayan, ciddi;

(adverb) kötü

Örnek:

The food at that restaurant was really bad.
O restorandaki yemek gerçekten kötüydü.

high

/haɪ/

(adjective) yüksek, maksimum, önemli;

(adverb) yüksek;

(noun) zirve, rekor

Örnek:

The mountain is very high.
Dağ çok yüksek.

low

/loʊ/

(adjective) alçak, düşük, az;

(adverb) alçak, düşük;

(noun) düşük seviye, en düşük nokta;

(verb) böğürmek

Örnek:

The fence was too low to keep the dog in.
Çit, köpeği içeride tutmak için çok alçaktı.

big

/bɪɡ/

(adjective) büyük, geniş, önemli;

(adverb) büyük, kibirli bir şekilde

Örnek:

He lives in a big house.
Büyük bir evde yaşıyor.

small

/smɑːl/

(adjective) küçük, az, önemsiz;

(adverb) küçük, ince

Örnek:

She lives in a small house.
Küçük bir evde yaşıyor.

heavy

/ˈhev.i/

(adjective) ağır, kalın, yoğun;

(adverb) şiddetli, derin

Örnek:

The box was too heavy for him to lift alone.
Kutu tek başına kaldırması için çok ağırdı.

light

/laɪt/

(noun) ışık, lamba, ışık kaynağı;

(verb) yakmak, aydınlatmak;

(adjective) hafif, açık

Örnek:

The room was filled with natural light.
Oda doğal ışıkla doluydu.

expensive

/ɪkˈspen.sɪv/

(adjective) pahalı, masraflı

Örnek:

The new car was very expensive.
Yeni araba çok pahalıydı.

cheap

/tʃiːp/

(adjective) ucuz, kalitesiz, adi;

(adverb) ucuz, kolayca

Örnek:

The hotel offers cheap rooms during the off-season.
Otel, sezon dışında ucuz odalar sunuyor.

old

/oʊld/

(adjective) eski, önceki, yaşlı

Örnek:

In the old days, people used to write letters.
Eski günlerde insanlar mektup yazardı.

new

/nuː/

(adjective) yeni, deneyimsiz;

(adverb) yeni, taze

Örnek:

This is a new car.
Bu yeni bir araba.

beautiful

/ˈbjuː.t̬ə.fəl/

(adjective) güzel, harika

Örnek:

She wore a beautiful dress to the party.
Partiye güzel bir elbise giydi.

ugly

/ˈʌɡ.li/

(adjective) çirkin, kötü, iğrenç

Örnek:

She thought the painting was really ugly.
Resmin gerçekten çirkin olduğunu düşündü.

clean

/kliːn/

(adjective) temiz, pak, saf;

(verb) temizlemek, arındırmak;

(adverb) temizce, tamamen

Örnek:

Please make sure your hands are clean before dinner.
Yemekten önce ellerinizin temiz olduğundan emin olun.

dirty

/ˈdɝː.t̬i/

(adjective) kirli, pis, dürüst olmayan;

(verb) kirletmek, pisletmek

Örnek:

His hands were dirty from working in the garden.
Bahçede çalışmaktan elleri kirlenmişti.

difficult

/ˈdɪf.ə.kəlt/

(adjective) zor, güç, sorunlu

Örnek:

The exam questions were very difficult.
Sınav soruları çok zordu.

easy

/ˈiː.zi/

(adjective) kolay, basit, rahat;

(adverb) kolayca, rahatça;

(exclamation) sakin ol, yavaşça

Örnek:

The test was surprisingly easy.
Sınav şaşırtıcı derecede kolaydı.

fast

/fæst/

(adjective) hızlı, çabuk, sıkı;

(adverb) hızlı, sıkıca, sağlamca;

(verb) oruç tutmak;

(noun) oruç

Örnek:

A cheetah is a very fast runner.
Çita çok hızlı bir koşucudur.

quick

/kwɪk/

(adjective) hızlı, çabuk, kısa;

(adverb) hızlıca, çabucak

Örnek:

He made a quick decision.
Hızlı bir karar verdi.

slow

/sloʊ/

(adjective) yavaş, anlayışı kıt;

(adverb) yavaşça;

(verb) yavaşlatmak, hızını azaltmak

Örnek:

The car was going too slow.
Araba çok yavaş gidiyordu.

different

/ˈdɪf.ɚ.ənt/

(adjective) farklı, değişik, ayrı

Örnek:

She wore a different dress to the party.
Partiye farklı bir elbise giydi.

similar

/ˈsɪm.ə.lɚ/

(adjective) benzer, aynı

Örnek:

The two paintings are very similar in style.
İki tablo tarz olarak çok benzer.

right

/raɪt/

(adjective) doğru, haklı, sağ;

(adverb) sağa, hemen, doğrudan;

(noun) hak, haklar, sağ;

(verb) düzeltmek, doğrultmak;

(interjection) tamam, değil mi

Örnek:

It's not right to cheat on a test.
Sınavda kopya çekmek doğru değil.

wrong

/rɑːŋ/

(adjective) yanlış, hatalı, haksız;

(adverb) yanlış, hatalı;

(noun) yanlış, haksızlık;

(verb) haksızlık etmek, yanlış yapmak

Örnek:

You got the answer wrong.
Cevabı yanlış anladın.

open

/ˈoʊ.pən/

(adjective) açık, örtüsüz, açık sözlü;

(verb) açmak, başlamak;

(adverb) açık;

(noun) açık alan, açıklık

Örnek:

The door was open.
Kapı açıktı.

closed

/kloʊzd/

(adjective) kapalı, yasaklı, özel;

(past participle) kapattı, kapalı

Örnek:

The door was closed.
Kapı kapalıydı.

true

/truː/

(adjective) doğru, gerçek, sadık;

(adverb) doğru, kesin

Örnek:

The story he told was completely true.
Anlattığı hikaye tamamen doğruydu.

false

/fɑːls/

(adjective) yanlış, hatalı, sahte;

(adverb) yanlış, hatalı bir şekilde

Örnek:

That statement is completely false.
Bu ifade tamamen yanlış.

rich

/rɪtʃ/

(adjective) zengin, varlıklı, yoğun;

(noun) zenginler, varlıklılar

Örnek:

He became rich after investing in technology stocks.
Teknoloji hisselerine yatırım yaptıktan sonra zengin oldu.

poor

/pʊr/

(adjective) yoksul, fakir, zavallı

Örnek:

Many families in the city are living in poor conditions.
Şehirdeki birçok aile yoksul koşullarda yaşıyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren