Avatar of Vocabulary Set Vücutla İlgili Genel Kelimeler

Vücut İçinde Vücutla İlgili Genel Kelimeler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Vücut' içinde 'Vücutla İlgili Genel Kelimeler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

anatomy

/əˈnæt̬.ə.mi/

(noun) anatomi, vücut yapısı, analiz

Örnek:

She is studying human anatomy at university.
Üniversitede insan anatomisi okuyor.

organ

/ˈɔːr.ɡən/

(noun) organ, org, sözcü

Örnek:

The heart is a vital organ.
Kalp hayati bir organdır.

orifice

/ˈɔːr.ə.fɪs/

(noun) delik, ağız

Örnek:

The surgeon carefully examined the small orifice.
Cerrah küçük deliği dikkatlice inceledi.

flesh

/fleʃ/

(noun) et, vücut, iç;

(verb) somutlaştırmak, detaylandırmak

Örnek:

The wound went deep into the flesh.
Yara ete derinlemesine girdi.

fat

/fæt/

(noun) yağ;

(adjective) şişman, kilolu, büyük

Örnek:

The chef trimmed the excess fat from the meat.
Şef, etin fazla yağını kesti.

torso

/ˈtɔːr.soʊ/

(noun) gövde, vücut

Örnek:

The artist sculpted the muscular torso of a male figure.
Sanatçı, erkek figürünün kaslı gövdesini heykeltıraşlık yaptı.

trunk

/trʌŋk/

(noun) gövde, hortum, sandık

Örnek:

The elephant rubbed its back against the rough trunk of the tree.
Fil sırtını ağacın pürüzlü gövdesine sürttü.

nervous system

/ˈnɜːr.vəs ˌsɪs.təm/

(noun) sinir sistemi

Örnek:

The brain and spinal cord are part of the central nervous system.
Beyin ve omurilik merkezi sinir sisteminin bir parçasıdır.

hormone

/ˈhɔːr.moʊn/

(noun) hormon

Örnek:

Insulin is a hormone that regulates blood sugar.
İnsülin, kan şekerini düzenleyen bir hormondur.

bone marrow

/ˈboʊn ˌmer.oʊ/

(noun) kemik iliği

Örnek:

The doctor explained that bone marrow is essential for producing blood cells.
Doktor, kemik iliğinin kan hücreleri üretimi için gerekli olduğunu açıkladı.

duct

/dʌkt/

(noun) kanal, boru;

(verb) yönlendirmek, iletmek

Örnek:

The air conditioning ducts need to be cleaned.
Klima kanalları temizlenmeli.

mucus

/ˈmjuː.kəs/

(noun) mukus, sümük

Örnek:

When you have a cold, your body produces more mucus.
Soğuk algınlığı olduğunda vücudunuz daha fazla mukus üretir.

phlegm

/flem/

(noun) balgam, soğukkanlılık, sakinlik

Örnek:

He coughed up some phlegm after a long night.
Uzun bir geceden sonra biraz balgam çıkardı.

lymphatic system

/lɪmˈfæt.ɪk ˌsɪs.təm/

(noun) lenfatik sistem

Örnek:

The lymphatic system plays a crucial role in the body's immune defense.
Lenfatik sistem, vücudun bağışıklık savunmasında önemli bir rol oynar.

bloodstream

/ˈblʌd.striːm/

(noun) kan dolaşımı, kan akışı

Örnek:

The drug is absorbed directly into the bloodstream.
İlaç doğrudan kan dolaşımına emilir.

circulation

/ˌsɝː.kjəˈleɪ.ʃən/

(noun) dolaşım, kan dolaşımı, tiraj

Örnek:

Regular exercise improves blood circulation.
Düzenli egzersiz kan dolaşımını iyileştirir.

pulse

/pʌls/

(noun) nabız, darbe, ritim;

(verb) atmak, titremek

Örnek:

The doctor checked her pulse.
Doktor nabzını kontrol etti.

metabolism

/məˈtæb.əl.ɪ.zəm/

(noun) metabolizma

Örnek:

Exercise can boost your metabolism.
Egzersiz metabolizmanızı hızlandırabilir.

breath

/breθ/

(noun) nefes, soluk, mola

Örnek:

Take a deep breath and relax.
Derin bir nefes al ve rahatla.

breathing

/ˈbriː.ðɪŋ/

(noun) nefes alma;

(verb) nefes alan

Örnek:

Her breathing became shallow and rapid.
Nefes alışı sığ ve hızlı oldu.

inhalation

/ˌɪn.həˈleɪ.ʃən/

(noun) soluma, nefes alma

Örnek:

Deep inhalation is good for relaxation.
Derin nefes alma rahatlama için iyidir.

airway

/ˈer.weɪ/

(noun) hava yolu, solunum yolu, uçuş yolu

Örnek:

The paramedic cleared the patient's airway.
Paramedik hastanın hava yolunu açtı.

membrane

/ˈmem.breɪn/

(noun) zar, membran, tabaka

Örnek:

The cell is surrounded by a protective membrane.
Hücre koruyucu bir zar ile çevrilidir.

sinus

/ˈsaɪ.nəs/

(noun) sinüs, sinüs eğrisi

Örnek:

I have a terrible headache due to my inflamed sinuses.
İltihaplı sinüslerim yüzünden korkunç bir baş ağrım var.

tissue

/ˈtɪʃ.uː/

(noun) doku, mendil, kağıt mendil

Örnek:

Muscle tissue is responsible for movement.
Kas dokusu hareketten sorumludur.

cell

/sel/

(noun) hücre, pil, cep telefonu

Örnek:

The prisoner was confined to a solitary cell.
Mahkum tek kişilik bir hücreye kapatıldı.

metabolise

/məˈtæb.ə.laɪz/

(verb) metabolize etmek

Örnek:

The body needs time to metabolise the sugar.
Vücudun şekeri metabolize etmesi için zamana ihtiyacı var.

vestibule

/ˈves.tə.bjuːl/

(noun) antre, hol, giriş

Örnek:

She waited for him in the vestibule.
Onu antrede bekledi.

dorsum

/ˈdɔːr.səm/

(noun) sırt, üst yüzey

Örnek:

The doctor examined the dorsum of the patient's hand.
Doktor hastanın elinin sırtını muayene etti.

lobe

/loʊb/

(noun) lob, kulak memesi

Örnek:

The frontal lobe is involved in planning and decision-making.
Frontal lob planlama ve karar verme süreçlerinde yer alır.

duodenal

/ˌduː.əˈdiː.nəl/

(adjective) onikiparmak bağırsağına ait

Örnek:

The doctor diagnosed a duodenal ulcer.
Doktor onikiparmak bağırsağı ülseri teşhisi koydu.

intestinal

/ˌɪnˈtes.tɪn.əl/

(adjective) bağırsak, intestinal

Örnek:

The doctor diagnosed an intestinal infection.
Doktor bağırsak enfeksiyonu teşhisi koydu.

jugular

/ˈdʒʌɡ.jʊ.lɚ/

(noun) şahdamarı, juguler;

(adjective) şahdamarı ile ilgili, boyunla ilgili, can alıcı

Örnek:

The doctor carefully examined the patient's jugular vein.
Doktor hastanın şahdamarını dikkatlice inceledi.

motor

/ˈmoʊ.t̬ɚ/

(noun) motor;

(verb) araba sürmek, motorlu araçla gitmek

Örnek:

The car's motor seized up on the highway.
Arabanın motoru otoyolda kilitlendi.

muscular

/ˈmʌs.kjə.lɚ/

(adjective) kaslı, güçlü, kas

Örnek:

The athlete had a very muscular physique.
Sporcunun çok kaslı bir fiziği vardı.

nasal

/ˈneɪ.zəl/

(adjective) nazal, burunla ilgili, nazal ses;

(noun) nazal, nazal ses

Örnek:

She has a slight nasal voice.
Hafif nazal bir sesi var.

oral

/ˈɔːr.əl/

(adjective) oral, ağızla ilgili, sözlü;

(noun) sözlü sınav, sözlü

Örnek:

She has good oral hygiene.
İyi bir ağız hijyenine sahip.

pancreatic

/pæŋ.kriˈæt.ik/

(adjective) pankreas, pankreatik

Örnek:

Pancreatic enzymes aid in digestion.
Pankreatik enzimler sindirime yardımcı olur.

pelvic

/ˈpel.vɪk/

(adjective) pelvik

Örnek:

She experienced sharp pelvic pain.
Keskin pelvik ağrı yaşadı.

physically

/ˈfɪz.ɪ.kəl.i/

(adverb) fiziksel olarak, zorla

Örnek:

He was physically exhausted after the marathon.
Maraton sonrası fiziksel olarak tükenmişti.

renal

/ˈriː.nəl/

(adjective) böbrek, renal

Örnek:

The patient is suffering from chronic renal failure.
Hasta kronik böbrek yetmezliğinden muzdarip.

retinal

/ˈret.ən.əl/

(adjective) retinal, ağ tabakasıyla ilgili;

(noun) retinal

Örnek:

The doctor performed a retinal examination.
Doktor retinal muayene yaptı.

spinal

/ˈspaɪ.nəl/

(adjective) spinal, omurilik

Örnek:

He suffered a severe spinal injury.
Ciddi bir omurilik yaralanması geçirdi.

uterine

/ˈjuː.t̬ɚ.ɪn/

(adjective) rahimle ilgili

Örnek:

The doctor performed a uterine examination.
Doktor rahim muayenesi yaptı.

vertebral

/ˈvɝːt̬ə.brəl/

(adjective) omurga, vertebral

Örnek:

The doctor examined the patient's vertebral column for any abnormalities.
Doktor, hastanın omurgasını herhangi bir anormallik açısından inceledi.

jaw

/dʒɑː/

(noun) çene, ağız, geçit;

(verb) gevezelik etmek, şikayet etmek

Örnek:

He clenched his jaw in anger.
Öfkeyle çenesini sıktı.

cranial

/ˈkreɪ.ni.əl/

(adjective) kafatası ile ilgili

Örnek:

The surgeon performed a complex cranial operation.
Cerrah karmaşık bir kafatası ameliyatı gerçekleştirdi.

temporal

/ˈtem.pɚ.əl/

(adjective) dünyevi, geçici, zamansal

Örnek:

The church has both spiritual and temporal power.
Kilisenin hem ruhani hem de dünyevi gücü vardır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren