Avatar of Vocabulary Set Mimaride Süslü Özellikler

Mimarlık ve İnşaat İçinde Mimaride Süslü Özellikler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Mimarlık ve İnşaat' içinde 'Mimaride Süslü Özellikler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

molding

/ˈmoʊl.dɪŋ/

(noun) kalıp, pervaz, süsleme

Örnek:

The old house had intricate wooden molding around the ceilings.
Eski evin tavanlarında karmaşık ahşap kalıplar vardı.

relief

/rɪˈliːf/

(noun) rahatlama, ferahlık, çare

Örnek:

It was a great relief to know that everyone was safe.
Herkesin güvende olduğunu bilmek büyük bir rahatlama oldu.

frieze

/friːz/

(noun) friz, süsleme şeridi

Örnek:

The ancient temple was adorned with a magnificent marble frieze depicting mythological scenes.
Antik tapınak, mitolojik sahneleri tasvir eden muhteşem bir mermer friz ile süslenmişti.

rosette

/roʊˈzet/

(noun) rozet, gül şeklinde süs, yaprak kümesi

Örnek:

The champion horse wore a blue rosette on its bridle.
Şampiyon atın dizgininde mavi bir rozet vardı.

cartouche

/kɑːrˈtuːʃ/

(noun) kartuş, dekoratif panel

Örnek:

The pharaoh's name was inscribed within a cartouche.
Firavunun adı bir kartuşun içine yazılmıştı.

cornice

/ˈkɔːr.nɪs/

(noun) korniş, saçak, kar çıkıntısı

Örnek:

The elegant room was adorned with a decorative cornice.
Zarif oda dekoratif bir korniş ile süslenmişti.

fretwork

/ˈfret.wɝːk/

(noun) kafes işçiliği, oyma işi, delikli süsleme

Örnek:

The antique cabinet was adorned with intricate fretwork.
Antika dolap, karmaşık kafes işçiliği ile süslenmişti.

accolade

/ˈæk.ə.leɪd/

(noun) ödül, takdir, iltifat

Örnek:

The film received numerous accolades, including an Oscar.
Film, Oscar da dahil olmak üzere çok sayıda ödül aldı.

billet

/ˈbɪl.ət/

(noun) konaklama yeri, asker konutu, görev;

(verb) yerleştirmek, konaklatmak

Örnek:

The soldiers were assigned billets in the local village.
Askerler yerel köydeki konaklama yerlerine yerleştirildi.

cinquefoil

/ˈsɪŋk.fɔɪl/

(noun) beşparmak otu

Örnek:

The garden was adorned with vibrant cinquefoil flowers.
Bahçe canlı beşparmak otu çiçekleriyle süslenmişti.

cordon

/ˈkɔːr.dən/

(noun) kordon, kuşatma;

(verb) kordon altına almak, çevirmek

Örnek:

The police set up a cordon around the crime scene.
Polis, olay yeri çevresine bir kordon kurdu.

finial

/ˈfɪn.i.əl/

(noun) tepe süsü, sivri uç, dekoratif topuz

Örnek:

The architect designed a beautiful finial for the top of the gazebo.
Mimar, çardak tepesi için güzel bir tepe süsü tasarladı.

groove

/ɡruːv/

(noun) oluk, yiv, rutin;

(verb) oymak, yiv açmak, ritim tutmak

Örnek:

The record player needle fit perfectly into the groove.
Pikap iğnesi oluğa mükemmel oturdu.

frontispiece

/ˈfrʌn.t̬ɪ.spiːs/

(noun) ön sayfa, başlık sayfası resmi

Örnek:

The old book had a beautiful engraved frontispiece.
Eski kitabın güzel oyulmuş bir ön sayfası vardı.

coffer

/ˈkɑː.fɚ/

(noun) sandık, kasa, mali rezervler

Örnek:

The ancient king's coffer was filled with gold and jewels.
Antik kralın sandığı altın ve mücevherlerle doluydu.

meander

/miˈæn.dɚ/

(verb) kıvrılmak, dolambaçlı olmak, dolaşmak;

(noun) menderes, kıvrım

Örnek:

The river meanders through the valley.
Nehir vadide kıvrılarak akar.

pendant

/ˈpen.dənt/

(noun) kolye ucu, madalyon

Örnek:

She wore a beautiful silver pendant with a sapphire stone.
Safir taşlı güzel bir gümüş kolye ucu takıyordu.

beading

/ˈbiː.dɪŋ/

(noun) boncuk işi, şerit, boncuklanma

Örnek:

The decorative beading around the window frame added an elegant touch.
Pencere çerçevesinin etrafındaki dekoratif boncuk işi zarif bir dokunuş kattı.

bead

/biːd/

(noun) boncuk, tane, damla;

(verb) damlacıklar halinde oluşmak, boncuklanmak

Örnek:

She wore a necklace made of colorful beads.
Renkli boncuklardan yapılmış bir kolye takıyordu.

beak

/biːk/

(noun) gaga, gemi başı, burun

Örnek:

The parrot used its strong beak to crack nuts.
Papağan güçlü gagasıyla fındıkları kırdı.

quirk

/kwɝːk/

(noun) tuhaflık, garip alışkanlık, acayip huy

Örnek:

His biggest quirk is that he always wears two different colored socks.
En büyük tuhaflığı, her zaman iki farklı renkte çorap giymesidir.

baguette

/bæɡˈet/

(noun) baget, Fransız ekmeği

Örnek:

She bought a fresh baguette for dinner.
Akşam yemeği için taze bir baget aldı.

architrave

/ˈɑːr.kə.treɪv/

(noun) arşitrav, kapı pervazı, pencere pervazı

Örnek:

The ancient Greek temple featured a beautifully carved architrave.
Antik Yunan tapınağında güzel oyulmuş bir arşitrav bulunuyordu.

medallion

/məˈdæl.jən/

(noun) madalyon, kolye ucu, dekoratif madalyon

Örnek:

She wore a beautiful gold medallion around her neck.
Boynunda güzel bir altın madalyon taşıyordu.

cushion

/ˈkʊʃ.ən/

(noun) yastık, minder, tampon;

(verb) yumuşatmak, hafifletmek, darbeyi emmek

Örnek:

She fluffed the cushions on the sofa.
Kanepedeki yastıkları kabarttı.

plaque

/plæk/

(noun) plaket, levha, plak

Örnek:

The war hero was honored with a bronze plaque.
Savaş kahramanı bronz bir plaketle onurlandırıldı.

channel

/ˈtʃæn.əl/

(noun) kanal, su yolu, yol;

(verb) yönlendirmek, aktarmak, ifade etmek

Örnek:

What channel is the news on?
Haberler hangi kanalda?

reed

/riːd/

(noun) saz, kamış, dil

Örnek:

The birds nested among the tall reeds by the river.
Kuşlar nehir kenarındaki uzun sazlıkların arasına yuva yapmıştı.

stria

/ˈstraɪ.ə/

(noun) çizgi, şerit, oluk

Örnek:

The rock surface showed distinct striae from glacial movement.
Kaya yüzeyi buzul hareketinden kaynaklanan belirgin çizgiler gösteriyordu.

acanthus

/əˈkæn.θəs/

(noun) akantus

Örnek:

The ancient Greek columns were decorated with carved acanthus leaves.
Antik Yunan sütunları oyma akantus yapraklarıyla süslenmişti.

coving

/ˈkoʊ.vɪŋ/

(noun) kartonpiyer, içbükey pervaz;

(verb) kartonpiyer yapımı, içbükey pervaz oluşturma

Örnek:

The room was finished with decorative coving around the ceiling.
Oda, tavanın etrafındaki dekoratif kartonpiyer ile tamamlandı.

fillet

/ˈfɪl.ɪt/

(noun) fileto, bant, şerit;

(verb) fileto yapmak, kemiklerini ayırmak

Örnek:

She ordered a salmon fillet for dinner.
Akşam yemeği için somon fileto sipariş etti.

capstone

/ˈkæp.stoʊn/

(noun) zirve, doruk noktası, köşe taşı

Örnek:

The successful launch of the satellite was the capstone of his career.
Uydunun başarılı fırlatılması, kariyerinin zirvesiydi.

breast

/brest/

(noun) meme, göğüs;

(verb) göğüslemek, aşmak

Örnek:

The baby nursed from its mother's breast.
Bebek annesinin göğsünden emdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren