Avatar of Vocabulary Set Binaları Tanımlama

Mimarlık ve İnşaat İçinde Binaları Tanımlama Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Mimarlık ve İnşaat' içinde 'Binaları Tanımlama' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

air-conditioned

/ˈer.kən.dɪʃ.ənd/

(adjective) klimalı, havalandırmalı

Örnek:

The hotel rooms are fully air-conditioned.
Otel odaları tamamen klimalıdır.

indoor

/ˌɪnˈdɔːr/

(adjective) kapalı, iç mekan

Örnek:

We played indoor games because of the rain.
Yağmur yüzünden kapalı alan oyunları oynadık.

vacant

/ˈveɪ.kənt/

(adjective) boş, açık, anlamsız

Örnek:

The house has been vacant for a year.
Ev bir yıldır boş duruyor.

stuccoed

/ˈstʌk.oʊd/

(adjective) sıvalı, stuko kaplı;

(verb) sıvamak, stuko ile kaplamak

Örnek:

The old house had a beautifully stuccoed exterior.
Eski evin dış cephesi güzelce sıvalıydı.

upstairs

/ʌpˈsterz/

(adverb) yukarı, üst katta;

(adjective) üst kat, yukarıdaki;

(noun) üst kat

Örnek:

She went upstairs to get a book.
Kitap almak için yukarı çıktı.

rundown

/ˈrʌn.daʊn/

(noun) özet, açıklama;

(adjective) bakımsız, harap

Örnek:

Can you give me a quick rundown of what happened at the meeting?
Toplantıda ne olduğunu bana hızlıca özetleyebilir misin?

picturesque

/ˌpɪk.tʃərˈesk/

(adjective) manzaralı, pitoresk

Örnek:

The village is very picturesque with its old stone houses and narrow streets.
Köy, eski taş evleri ve dar sokaklarıyla çok manzaralı.

interior

/ɪnˈtɪr.i.ɚ/

(noun) iç, iç kısım, iç bölge;

(adjective) iç, dahili

Örnek:

The interior of the car was spacious and comfortable.
Arabanın içi geniş ve rahattı.

formal

/ˈfɔːr.məl/

(adjective) resmi, biçimsel, yapısal

Örnek:

The meeting requires formal attire.
Toplantı resmi kıyafet gerektiriyor.

exterior

/ɪkˈstɪr.i.ɚ/

(noun) dış, dış yüzey, dış görünüş;

(adjective) dış, harici

Örnek:

The exterior of the house was painted a light blue.
Evin dış cephesi açık maviye boyanmıştı.

exclusive

/ɪkˈskluː.sɪv/

(adjective) özel, sınırlı, hariç;

(noun) özel haber, eksklüsif

Örnek:

The club has an exclusive membership.
Kulübün özel bir üyeliği var.

downstairs

/ˌdaʊnˈsterz/

(adverb) aşağı, aşağıda;

(adjective) aşağıdaki, alt kat;

(noun) alt kat, zemin kat

Örnek:

She went downstairs to answer the door.
Kapıyı açmak için aşağıya indi.

dilapidated

/dɪˈlæp.ə.deɪ.t̬ɪd/

(adjective) harap, bakımsız, yıkık dökük

Örnek:

The old house was dilapidated and abandoned.
Eski ev harap ve terk edilmişti.

cramped

/kræmpt/

(adjective) dar, sıkışık;

(verb) kısıtlamak, engellemek

Örnek:

The hotel room was small and cramped.
Otel odası küçük ve dardı.

bijou

/ˈbiː.ʒuː/

(noun) takı, mücevher, küçük ve zarif konut;

(adjective) küçük ve zarif, şık

Örnek:

She wore a delicate silver bijou on her wrist.
Bileğinde narin bir gümüş takı taşıyordu.

architectural

/ˌɑːr.kəˈtek.tʃɚ.əl/

(adjective) mimari

Örnek:

The city is known for its stunning architectural designs.
Şehir, çarpıcı mimari tasarımlarıyla tanınır.

arched

/ɑːrːtʃt/

(adjective) kemerli, yay şeklinde

Örnek:

The bridge had a beautiful arched design.
Köprünün güzel bir kemerli tasarımı vardı.

abandoned

/əˈbæn.dənd/

(adjective) terk edilmiş, bırakılmış, dizginsiz

Örnek:

The old house stood abandoned for years.
Eski ev yıllarca terk edilmiş durdu.

vaulted

/ˈvɑːl.t̬ɪd/

(adjective) tonozlu, kemerli;

(verb) atlamak, sıçramak

Örnek:

The ancient cathedral had a magnificent vaulted ceiling.
Antik katedralin muhteşem bir tonozlu tavanı vardı.

unoccupied

/ʌnˈɑːk.jəˌpaɪd/

(adjective) boş, işgal edilmemiş, müsait

Örnek:

The house has been unoccupied for months.
Ev aylardır boş duruyor.

tumbledown

/ˈtʊm.bəl.daʊn/

(adjective) harap, yıkık dökük

Örnek:

They bought a tumbledown cottage in the countryside.
Kırsalda harap bir kulübe satın aldılar.

split-level

/ˈsplɪtˌlev.əl/

(adjective) katlı, farklı kat seviyelerine sahip

Örnek:

They bought a charming split-level house with a large backyard.
Geniş bir arka bahçesi olan büyüleyici bir katlı ev satın aldılar.

spacious

/ˈspeɪ.ʃəs/

(adjective) geniş, ferah

Örnek:

The living room was very spacious, perfect for entertaining guests.
Oturma odası çok genişti, misafir ağırlamak için mükemmeldi.

semi-detached

/ˌsem.i.dɪˈtætʃt/

(adjective) yarı müstakil, ikiz ev;

(noun) yarı müstakil, ikiz ev

Örnek:

They bought a lovely semi-detached house in the suburbs.
Banliyöde güzel bir yarı müstakil ev aldılar.

rambling

/ˈræm.blɪŋ/

(adjective) gezinen, dolaşan, düzensiz

Örnek:

We went for a long rambling walk in the countryside.
Kırsalda uzun bir gezintiye çıktık.

palatial

/pəˈleɪ.ʃəl/

(adjective) saray gibi, görkemli

Örnek:

The hotel suite was absolutely palatial, with marble floors and crystal chandeliers.
Otel süiti mermer zeminleri ve kristal avizeleriyle kesinlikle saray gibiydi.

open-plan

/ˈoʊ.pən.plæn/

(adjective) açık plan, duvarsız

Örnek:

The office has an open-plan layout, which encourages collaboration.
Ofis, işbirliğini teşvik eden açık plan bir düzene sahiptir.

non-residential

/ˌnɑːn.rez.ɪˈden.ʃəl/

(adjective) konut dışı

Örnek:

The city zoning laws separate non-residential areas from residential ones.
Şehir imar yasaları konut dışı alanları konut alanlarından ayırır.

modular

/ˈmɑː.dʒə.lɚ/

(adjective) modüler, bağımsız birimlerden oluşan

Örnek:

The new office furniture is modular, allowing for various configurations.
Yeni ofis mobilyaları modüler olup çeşitli konfigürasyonlara olanak tanır.

moated

/ˈmoʊ.t̬ɪd/

(adjective) hendekli, hendekle çevrili

Örnek:

The ancient castle was beautifully preserved and still moated.
Antik kale güzelce korunmuştu ve hala hendekle çevriliydi.

low-rise

/ˈloʊ.raɪz/

(noun) alçak katlı bina, düşük katlı bina;

(adjective) düşük belli, alçak

Örnek:

The new apartment complex features several low-rise buildings.
Yeni apartman kompleksi birkaç alçak katlı bina içeriyor.

high-rise

/ˈhaɪ.raɪz/

(noun) yüksek bina, gökdelen;

(adjective) yüksek katlı, çok katlı

Örnek:

The city skyline is dominated by modern high-rise buildings.
Şehir silüeti modern yüksek binalar tarafından domine edilmektedir.

lofty

/ˈlɑːf.ti/

(adjective) yüksek, ulu, yüce

Örnek:

The lofty mountains touched the clouds.
Yüksek dağlar bulutlara değiyordu.

ionic

/aɪˈɑː.nɪk/

(adjective) iyonik, İyon

Örnek:

Salt is an ionic compound.
Tuz iyonik bir bileşiktir.

gabled

/ˈɡeɪ.bəld/

(adjective) çatılı, üçgen çatılı

Örnek:

The old farmhouse had a distinctive gabled roof.
Eski çiftlik evinin belirgin bir çatılı çatısı vardı.

doric

/ˈdɔːr.ɪk/

(adjective) Dor

Örnek:

The temple was built in the Doric style, with simple, robust columns.
Tapınak, basit ve sağlam sütunlarla Dor tarzında inşa edilmiştir.

detached

/dɪˈtætʃt/

(adjective) ayrı, bağımsız, tarafsız

Örnek:

The garage is detached from the main house.
Garaj ana evden ayrıdır.

derelict

/ˈder.ə.lɪkt/

(adjective) terk edilmiş, bakımsız, metruk;

(noun) evsiz, terk edilmiş kişi

Örnek:

The old factory stood derelict for years before it was demolished.
Eski fabrika yıkılmadan önce yıllarca terk edilmiş halde durdu.

corinthian

/kəˈrɪn.θi.ən/

(adjective) Korint, Korint (mimari);

(noun) Korintli

Örnek:

The archaeological site revealed many Corinthian artifacts.
Arkeolojik alan birçok Korint eserini ortaya çıkardı.

colonial

/kəˈloʊ.ni.əl/

(adjective) sömürge, kolonyal

Örnek:

The country gained independence from colonial rule.
Ülke sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazandı.

wall-to-wall

/ˌwɑːl.təˈwɑːl/

(adjective) duvardan duvara, tamamen kaplayan, tıklım tıklım

Örnek:

The living room had wall-to-wall carpeting.
Oturma odasında duvardan duvara halı vardı.

louvred

/ˈluːvərd/

(adjective) panjurlu, jaluzili

Örnek:

The old house had beautiful wooden louvred shutters.
Eski evde güzel ahşap panjurlu kepenkler vardı.

double-glazed

/ˌdʌb.əlˈɡleɪzd/

(adjective) çift camlı

Örnek:

The new windows are double-glazed, which helps keep the house warm in winter.
Yeni pencereler çift camlı, bu da kışın evi sıcak tutmaya yardımcı oluyor.

prefabricated

/ˌpriːˈfæb.rə.keɪ.t̬ɪd/

(adjective) prefabrik, hazır, önceden hazırlanmış

Örnek:

The house was built using prefabricated panels.
Ev prefabrik paneller kullanılarak inşa edildi.

insulated

/ˈɪn.sə.leɪ.tɪd/

(adjective) yalıtılmış, izole, korunmuş;

(past participle) yalıtmak

Örnek:

The house has well-insulated walls to keep it warm in winter.
Ev, kışın sıcak kalması için iyi yalıtılmış duvarlara sahiptir.

concrete

/ˈkɑːn.kriːt/

(noun) beton;

(adjective) somut, elle tutulur;

(verb) betonlamak, beton dökmek

Örnek:

The bridge was built with reinforced concrete.
Köprü güçlendirilmiş betonla inşa edildi.

leaded

/ˈled.ɪd/

(adjective) kurşunlu, kurşun içeren, kurşun çerçeveli

Örnek:

Older cars often require leaded gasoline.
Eski arabalar genellikle kurşunlu benzin gerektirir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren