Avatar of Vocabulary Set Sanat

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde Sanat Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'Sanat' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

concrete

/ˈkɑːn.kriːt/

(noun) beton;

(adjective) somut, elle tutulur;

(verb) betonlamak, beton dökmek

Örnek:

The bridge was built with reinforced concrete.
Köprü güçlendirilmiş betonla inşa edildi.

figurative

/ˈfɪɡ.jɚ.ə.tɪv/

(adjective) mecazi, temsili, figüratif

Örnek:

The phrase 'to have a heart of gold' is figurative.
'Altın gibi bir kalbe sahip olmak' ifadesi mecazidir.

monochrome

/ˈmɑː.nə.kroʊm/

(noun) monokrom, siyah beyaz;

(adjective) monokrom, siyah beyaz

Örnek:

The old film was shown in monochrome.
Eski film monokrom olarak gösterildi.

lowbrow

/ˈloʊ.braʊ/

(adjective) basit, kültürsüz, kaba;

(noun) kültürsüz kişi, basit zevkleri olan kişi

Örnek:

He enjoys lowbrow entertainment like reality TV shows.
Reality TV şovları gibi basit eğlencelerden hoşlanır.

somber

/ˈsɑːm.bɚ/

(adjective) kasvetli, koyu renkli

Örnek:

The funeral was a somber occasion.
Cenaze kasvetli bir törendi.

sublime

/səˈblaɪm/

(adjective) yüce, muhteşem, harika;

(verb) yüceltmek, arıtmak, dönüştürmek

Örnek:

The artist's work reached a sublime level of perfection.
Sanatçının eseri yüce bir mükemmellik seviyesine ulaştı.

baroque

/bəˈroʊk/

(adjective) barok, süslü;

(noun) Barok

Örnek:

The palace was built in the Baroque style, with elaborate carvings and gold leaf.
Saray, detaylı oymalar ve altın varaklarla Barok tarzında inşa edildi.

rococo

/rəˈkoʊ.koʊ/

(noun) rokoko;

(adjective) rokoko, rokoko tarzı

Örnek:

The palace interior was decorated in the Rococo style, with intricate gold leaf and pastel colors.
Sarayın içi, karmaşık altın varak ve pastel renklerle Rokoko tarzında dekore edilmişti.

classicism

/ˈklæs.ə.sɪ.zəm/

(noun) klasisizm

Örnek:

The building's design is a perfect example of 18th-century classicism.
Binanın tasarımı, 18. yüzyıl klasisizminin mükemmel bir örneğidir.

Dada

/ˈdɑː.dɑː/

(noun) Dada

Örnek:

The Dada movement challenged traditional art forms.
Dada hareketi geleneksel sanat formlarına meydan okudu.

expressionism

/ɪkˈspreʃ.ən.ɪ.zəm/

(noun) ekspresyonizm

Örnek:

His early works show a clear influence of German Expressionism.
İlk eserleri Alman Ekspresyonizmi'nin açık bir etkisini göstermektedir.

impressionism

/ɪmˈpreʃ.ən.ɪ.zəm/

(noun) izlenimcilik

Örnek:

Monet is considered one of the founders of Impressionism.
Monet, İzlenimcilik'in kurucularından biri olarak kabul edilir.

formalism

/ˈfɔːr.məl.ɪ.zəm/

(noun) formalizm, şekilcilik

Örnek:

The artist rejected formalism, preferring spontaneous expression.
Sanatçı formalizmi reddederek spontan ifadeyi tercih etti.

mannerism

/ˈmæn.ɚ.ɪ.zəm/

(noun) tavır, alışkanlık, özellik

Örnek:

He had a peculiar mannerism of clearing his throat before speaking.
Konuşmadan önce boğazını temizleme gibi tuhaf bir tavrı vardı.

minimalism

/ˈmɪn.ə.məl.ɪ.zəm/

(noun) minimalizm, kasıtlı süsleme eksikliği

Örnek:

Her apartment was decorated in a sleek, modern minimalism.
Dairesi şık, modern bir minimalizm tarzında dekore edilmişti.

neoclassicism

/ˌniː.oʊˈklæs.ɪ.sɪ.zəm/

(noun) neoklasisizm

Örnek:

The 18th century saw a strong resurgence of neoclassicism in European art.
18. yüzyılda Avrupa sanatında neoklasisizm güçlü bir şekilde yeniden canlandı.

naturalism

/ˈnætʃ.ɚ.əl.ɪ.zəm/

(noun) natüralizm, felsefi natüralizm

Örnek:

The artist's work is characterized by its strong sense of naturalism.
Sanatçının eseri, güçlü natüralizm anlayışıyla karakterizedir.

postmodernism

/ˌpoʊstˈmɑː.dɚ.nɪ.zəm/

(noun) postmodernizm

Örnek:

The architect's design was a clear example of postmodernism, blending classical elements with modern materials.
Mimarın tasarımı, klasik unsurları modern malzemelerle harmanlayan postmodernizmin açık bir örneğiydi.

daub

/dɑːb/

(verb) sürmek, bulaştırmak, kötü resim yapmak;

(noun) leke, sürüntü, karalama

Örnek:

He daubed paint on the canvas with his fingers.
Parmaklarıyla tuvale boya sürdü.

etch

/etʃ/

(verb) kazımak, oymak, derin iz bırakmak

Örnek:

The artist will etch the intricate pattern onto the copper plate.
Sanatçı karmaşık deseni bakır plakaya kazıyacak.

bricolage

/ˈbrɪk.ə.lɑːʒ/

(noun) brikolaj, çeşitli malzemelerden yapılmış şey

Örnek:

The artist's latest work is a fascinating bricolage of found objects.
Sanatçının son eseri, bulunan nesnelerin büyüleyici bir brikolajıdır.

composition

/ˌkɑːm.pəˈzɪʃ.ən/

(noun) bileşim, yapı, beste

Örnek:

The composition of the soil affects plant growth.
Toprağın bileşimi bitki büyümesini etkiler.

installation

/ˌɪn.stəˈleɪ.ʃən/

(noun) kurulum, montaj, enstalasyon

Örnek:

The installation of the new software took several hours.
Yeni yazılımın kurulumu birkaç saat sürdü.

fresco

/ˈfres.koʊ/

(noun) fresk, duvar resmi;

(verb) fresklemek, fresko yapmak

Örnek:

The artist spent months working on the elaborate fresco in the chapel.
Sanatçı, şapeldeki özenli fresko üzerinde aylarca çalıştı.

grotesque

/ɡroʊˈtesk/

(adjective) grotesk, çirkin, bozuk;

(noun) grotesk, çirkin yaratık

Örnek:

The gargoyles on the old cathedral were truly grotesque.
Eski katedraldeki gargoyles gerçekten groteskti.

mural

/ˈmjʊr.əl/

(noun) duvar resmi, fresk;

(adjective) duvarla ilgili, duvar

Örnek:

The artist spent months creating the vibrant mural on the side of the building.
Sanatçı, binanın yan tarafındaki canlı duvar resmini yapmak için aylar harcadı.

diptych

/ˈdɪp.tɪk/

(noun) diptik, ikili tablo

Örnek:

The museum displayed a beautiful 15th-century diptych of the Virgin and Child.
Müze, Meryem ve Çocuk İsa'nın 15. yüzyıldan kalma güzel bir diptiğini sergiledi.

easel

/ˈiː.zəl/

(noun) şövale

Örnek:

The artist set up his easel by the window to catch the morning light.
Sanatçı, sabah ışığını yakalamak için şövalesini pencerenin yanına kurdu.

tempera

/ˈtem.pɚ.ə/

(noun) tempera

Örnek:

Many medieval altarpieces were painted using tempera.
Birçok ortaçağ sunağı tempera kullanılarak boyanmıştır.

cityscape

/ˈsɪt.i.skeɪp/

(noun) şehir manzarası, kent görünümü

Örnek:

The hotel room offered a stunning cityscape from its balcony.
Otel odası balkonundan büyüleyici bir şehir manzarası sunuyordu.

avant-garde

/ˌæv.ɑ̃ːˈɡɑːrd/

(adjective) avangart, öncü;

(noun) avangart, öncüler

Örnek:

The artist's work was considered truly avant-garde for its time.
Sanatçının eseri, zamanı için gerçekten avangart kabul edildi.

connoisseur

/ˌkɑː.nəˈsɝː/

(noun) uzman, bilirkişi

Örnek:

He is a true connoisseur of fine wines.
O, kaliteli şarapların gerçek bir uzmanıdır.

conservator

/kənˈsɜ˞ː.və.t̬ɚ/

(noun) konservatör, restoratör, kayyım

Örnek:

The museum hired a new conservator to restore the ancient artifacts.
Müze, eski eserleri restore etmek için yeni bir konservatör işe aldı.

muse

/mjuːz/

(noun) ilham perisi, esin kaynağı;

(verb) düşünmek, derin düşüncelere dalmak

Örnek:

She was his muse for many of his greatest paintings.
Birçok büyük tablosu için onun ilham perisiydi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren