Avatar of Vocabulary Set Doğal dünya

SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi İçinde Doğal dünya Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi' içinde 'Doğal dünya' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

prey

/preɪ/

(noun) av, yırtıcı hayvanın avı, kurban;

(verb) avlamak, yemek, sömürmek

Örnek:

The lion stalked its prey through the tall grass.
Aslan uzun otların arasından avını takip etti.

rind

/raɪnd/

(noun) kabuk, zar;

(verb) kabuğunu soymak, kabuğunu çıkarmak

Örnek:

Peel the rind off the orange before eating.
Yemeden önce portakalın kabuğunu soyun.

drought

/draʊt/

(noun) kuraklık, eksiklik, kıtlık

Örnek:

The region is experiencing a severe drought.
Bölge şiddetli bir kuraklık yaşıyor.

gust

/ɡʌst/

(noun) rüzgar esintisi, şiddetli rüzgar, patlama;

(verb) esintiyle esmek, şiddetle çarpmak

Örnek:

A sudden gust of wind blew her hat off.
Ani bir rüzgar esintisi şapkasını uçurdu.

snowpack

/ˈsnoʊ.pæk/

(noun) kar tabakası, kar örtüsü

Örnek:

The mountain's snowpack provides water for the valley during the summer.
Dağın kar tabakası yaz boyunca vadiye su sağlar.

shrub

/ʃrʌb/

(noun) çalı, bodur ağaç

Örnek:

The garden was filled with various flowering shrubs.
Bahçe çeşitli çiçekli çalılıklarla doluydu.

twig

/twɪɡ/

(noun) dal, ince dal;

(verb) anlamak, fark etmek

Örnek:

The bird collected small twigs to build its nest.
Kuş, yuvasını yapmak için küçük dallar topladı.

canopy

/ˈkæn.ə.pi/

(noun) kanopi, tente, gölgelik;

(verb) örtmek, gölgelik oluşturmak

Örnek:

The bed was adorned with a beautiful silk canopy.
Yatak güzel bir ipek kanopi ile süslenmişti.

avalanche

/ˈæv.əl.æntʃ/

(noun) çığ, sel;

(verb) çığ gibi inmek, çığ gibi düşmek

Örnek:

The skiers were caught in a sudden avalanche.
Kayakçılar ani bir çığda mahsur kaldı.

plume

/pluːm/

(noun) tüy, sorguç, bulut;

(verb) tüylerini düzeltmek

Örnek:

The knight wore a white plume on his helmet.
Şövalye miğferine beyaz bir tüy takmıştı.

moisture

/ˈmɔɪs.tʃɚ/

(noun) nem, rutubet

Örnek:

The air was thick with moisture after the rain.
Yağmurdan sonra hava nem doluydu.

blizzard

/ˈblɪz.ɚd/

(noun) kar fırtınası, tipi

Örnek:

The city was shut down by a massive blizzard.
Şehir büyük bir kar fırtınası nedeniyle kapandı.

poultry

/ˈpoʊl.tri/

(noun) kümes hayvanları

Örnek:

We raise poultry for both eggs and meat on our farm.
Çiftliğimizde hem yumurta hem de et için kümes hayvanları yetiştiriyoruz.

sapling

/ˈsæp.lɪŋ/

(noun) fidan, genç ağaç

Örnek:

We planted a small sapling in the garden.
Bahçeye küçük bir fidan diktik.

progeny

/ˈprɑː.dʒə.ni/

(noun) nesil, evlat, yavrular

Örnek:

The old farmer was proud of his numerous progeny.
Yaşlı çiftçi, çok sayıdaki nesliyle gurur duyuyordu.

offspring

/ˈɑːf.sprɪŋ/

(noun) çocuk, yavru, nesil

Örnek:

The couple had three healthy offspring.
Çiftin üç sağlıklı çocuğu vardı.

underbrush

/ˈʌn.dɚˌbrʌʃ/

(noun) çalılık, fidanlık

Örnek:

The rabbit disappeared into the thick underbrush.
Tavşan yoğun çalılıkların arasında kayboldu.

burrow

/ˈbɝː.oʊ/

(noun) yuva, in;

(verb) kazmak, oymak, gömülmek

Örnek:

The rabbit disappeared into its burrow.
Tavşan yuvasına girdi.

aquamarine

/ˌæk.wə.məˈriːn/

(noun) akuamarin, deniz mavisi;

(adjective) akuamarin rengi

Örnek:

The dress was a beautiful shade of aquamarine.
Elbise güzel bir akuamarin tonundaydı.

pelt

/pelt/

(verb) fırlatmak, yağdırmak, bardaktan boşanırcasına yağmak;

(noun) post, deri

Örnek:

The children pelted each other with snowballs.
Çocuklar birbirlerine kar topu attılar.

resin

/ˈrez.ɪn/

(noun) reçine, sentetik reçine, sentetik polimer;

(verb) reçinelemek, reçine ile kaplamak

Örnek:

The tree bark was covered in sticky resin.
Ağaç kabuğu yapışkan reçine ile kaplıydı.

maw

/mɑː/

(noun) ağız, kursak

Örnek:

The lion opened its maw to let out a terrifying roar.
Aslan korkunç bir kükreme çıkarmak için ağzını açtı.

vitality

/vaɪˈtæl.ə.t̬i/

(noun) canlılık, hayat dolu olma, enerji

Örnek:

She is a woman of great vitality and enthusiasm.
Büyük bir canlılık ve coşkuya sahip bir kadın.

hybrid

/ˈhaɪ.brɪd/

(noun) hibrit, melez;

(adjective) hibrit, melez

Örnek:

The new car is a hybrid, running on both gasoline and electricity.
Yeni araba bir hibrit, hem benzinle hem de elektrikle çalışıyor.

slumber

/ˈslʌm.bɚ/

(verb) uyumak, uykuya dalmak;

(noun) uyku

Örnek:

The baby slumbered peacefully in the cradle.
Bebek beşikte huzur içinde uyuyordu.

luxuriant

/lʌɡˈʒʊr.i.ənt/

(adjective) gür, bereketli, bol

Örnek:

The garden was filled with luxuriant foliage.
Bahçe gür yeşilliklerle doluydu.

edible

/ˈed.ə.bəl/

(adjective) yenilebilir;

(noun) yiyecekler, yenilebilir şeyler

Örnek:

These mushrooms are edible.
Bu mantarlar yenilebilir.

balmy

/ˈbɑː.mi/

(adjective) ılık, yumuşak, hoş

Örnek:

The balmy air made our evening stroll delightful.
Ilık hava, akşam yürüyüşümüzü keyifli hale getirdi.

premature

/ˌpriː.məˈtʃʊr/

(adjective) prematüre, erken

Örnek:

The baby was born premature, at only 30 weeks.
Bebek sadece 30 haftalıkken prematüre doğdu.

germinate

/ˈdʒɝː.mə.neɪt/

(verb) çimlenmek, yeşermek, filizlenmek

Örnek:

The seeds will germinate within a few days if kept warm and moist.
Tohumlar sıcak ve nemli tutulursa birkaç gün içinde çimlenecektir.

howl

/haʊl/

(noun) uluma, uğultu;

(verb) uluma, uğultu, kahkaha atmak

Örnek:

We heard the lonely howl of a wolf in the distance.
Uzakta yalnız bir kurdun uluyuşunu duyduk.

perch

/pɝːtʃ/

(noun) tünek, levrek;

(verb) tünemek, konmak, yerleştirmek

Örnek:

The parrot sat on its perch.
Papağan tüneğinde oturdu.

leach

/liːtʃ/

(verb) süzmek, sızmak, akıtmak;

(noun) süzülme, sızma

Örnek:

Heavy rains can leach nutrients from the soil.
Şiddetli yağmurlar topraktaki besin maddelerini süzüp götürebilir.

roost

/ruːst/

(noun) tünek, kuşların gecelediği yer;

(verb) tünemek, gecelemek

Örnek:

The chickens returned to their roost at dusk.
Tavuklar alacakaranlıkta tüneklerine döndü.

graze

/ɡreɪz/

(verb) otlamak, otlatmak, sıyrık;

(noun) sıyrık, çizik

Örnek:

Cows were grazing peacefully in the meadow.
İnekler çayırda huzur içinde otluyordu.

peck

/pek/

(verb) gagalamak, vurmak, öpücük kondurmak;

(noun) öpücük, gagalama, gaga darbesi

Örnek:

The chicken began to peck at the corn.
Tavuk mısırı gagalamaya başladı.

fell

/fel/

(past tense) düştü, azaldı;

(noun) tepe, yüksek arazi;

(verb) kesmek, devirmek;

(adjective) korkunç, ölümcül

Örnek:

He fell off his bike and scraped his knee.
Bisikletinden düştü ve dizini sıyırdı.

preen

/priːn/

(verb) tüylerini temizlemek, süslenmek, övünmek

Örnek:

The pigeon sat on the ledge, meticulously preening its wings.
Güvercin pervazda oturmuş, kanatlarını titizlikle temizliyordu.

flutter

/ˈflʌt̬.ɚ/

(verb) uçuşmak, çırpınmak, dalgalanmak;

(noun) çırpıntı, dalgalanma

Örnek:

Butterflies fluttered among the flowers.
Kelebekler çiçekler arasında uçuştu.

rear

/rɪr/

(noun) arka, geri;

(adjective) arka;

(verb) yetiştirmek, beslemek, eğitmek

Örnek:

The car's rear bumper was damaged.
Arabanın arka tamponu hasar görmüştü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren