Avatar of Vocabulary Set Sosyal bilimler

SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi İçinde Sosyal bilimler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT'de Beşeri Bilimler ile ilgili kelime bilgisi' içinde 'Sosyal bilimler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

segregation

/ˌseɡ.rəˈɡeɪ.ʃən/

(noun) ayrım, tecrit, ayrımcılık

Örnek:

The segregation of waste materials is important for recycling.
Atık malzemelerin ayrıştırılması geri dönüşüm için önemlidir.

discrimination

/dɪˌskrɪm.əˈneɪ.ʃən/

(noun) ayrımcılık, ayrım, ayırt etme yeteneği

Örnek:

Racial discrimination is a serious issue in many societies.
Irk ayrımcılığı birçok toplumda ciddi bir sorundur.

ethnicity

/eθˈnɪs.ə.t̬i/

(noun) etnik köken, etnisite

Örnek:

The census asks about your ethnicity.
Nüfus sayımı etnik kökeninizi sorar.

minority

/maɪˈnɔːr.ə.t̬i/

(noun) azınlık, azınlık grubu

Örnek:

Only a small minority of students failed the exam.
Öğrencilerin sadece küçük bir azınlığı sınavda başarısız oldu.

activism

/ˈæk.tɪ.vɪ.zəm/

(noun) aktivizm

Örnek:

Her activism led to significant changes in environmental policy.
Aktivizmi, çevre politikasında önemli değişikliklere yol açtı.

agency

/ˈeɪ.dʒən.si/

(noun) ajans, büro, kurum

Örnek:

She works for a travel agency.
Bir seyahat acentesinde çalışıyor.

clan

/klæn/

(noun) klan, boy, grup

Örnek:

The ancient clan had a strong sense of loyalty.
Antik klan güçlü bir sadakat duygusuna sahipti.

chiefdom

/ˈtʃiːf.dəm/

(noun) şeflik

Örnek:

The island was divided into several powerful chiefdoms.
Ada birkaç güçlü şefliğe bölünmüştü.

collective

/kəˈlek.tɪv/

(adjective) ortak, toplu;

(noun) kolektif, topluluk

Örnek:

It was a collective effort by the whole team.
Tüm ekibin ortak çabasıydı.

demographic

/ˌdem.əˈɡræf.ɪk/

(noun) demografi, nüfus kesimi;

(adjective) demografik

Örnek:

The marketing campaign targets a young, urban demographic.
Pazarlama kampanyası genç, kentsel bir demografik hedefliyor.

urbanization

/ˌɝː.bən.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) kentleşme

Örnek:

Rapid urbanization can lead to challenges like housing shortages and increased traffic.
Hızlı kentleşme, konut sıkıntısı ve artan trafik gibi zorluklara yol açabilir.

civilization

/ˌsɪv.əl.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) medeniyet, uygarlık, medenileşme

Örnek:

Ancient Egypt was a highly advanced civilization.
Antik Mısır çok gelişmiş bir medeniyetti.

bureaucracy

/bjʊˈrɑː.krə.si/

(noun) bürokrasi, bürokratik yapı, idari teşkilat

Örnek:

The project was delayed due to excessive bureaucracy.
Proje aşırı bürokrasi nedeniyle gecikti.

socialization

/ˌsoʊ.ʃəl.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) sosyalleşme, toplumsallaşma, kaynaşma

Örnek:

Schools play a vital role in the socialization of children.
Okullar çocukların sosyalleşmesinde hayati bir rol oynar.

civil rights

/ˈsɪv.əl raɪts/

(plural noun) sivil haklar

Örnek:

The civil rights movement fought for racial equality.
Sivil haklar hareketi ırksal eşitlik için savaştı.

status quo

/ˌsteɪ.təs ˈkwoʊ/

(noun) statüko, mevcut durum

Örnek:

Certain people always want to maintain the status quo because it benefits them.
Bazı insanlar kendilerine fayda sağladığı için her zaman statükoyu korumak isterler.

industrialization

/ɪnˌdʌs.tri.ə.ləˈzeɪ.ʃən/

(noun) sanayileşme

Örnek:

The rapid industrialization of the country led to significant economic growth.
Ülkenin hızlı sanayileşmesi önemli ekonomik büyümeye yol açtı.

aristocracy

/ˌer.əˈstɑː.krə.si/

(noun) aristokrasi, soylular sınıfı, soylu yönetimi

Örnek:

The old aristocracy still held significant power in the region.
Eski aristokrasi bölgede hala önemli bir güce sahipti.

royalty

/ˈrɔɪ.əl.t̬i/

(noun) kraliyet ailesi, soylular, telif hakkı

Örnek:

The queen and other royalty attended the state dinner.
Kraliçe ve diğer kraliyet mensupları devlet yemeğine katıldı.

metropolis

/məˈtrɑː.pəl.ɪs/

(noun) metropol, başkent, ana şehir

Örnek:

New York City is a bustling metropolis.
New York City hareketli bir metropoldür.

infrastructure

/ˈɪn.frəˌstrʌk.tʃɚ/

(noun) altyapı

Örnek:

The country's aging infrastructure needs significant investment.
Ülkenin yaşlanan altyapısı önemli yatırım gerektiriyor.

legitimacy

/ləˈdʒɪt̬.ə.mə.si/

(noun) meşruiyet, yasallık, geçerlilik

Örnek:

The legitimacy of the election results was questioned.
Seçim sonuçlarının meşruiyeti sorgulandı.

theory of mind

/ˈθɪri əv maɪnd/

(noun) zihin kuramı

Örnek:

Children usually develop a theory of mind around the age of four.
Çocuklar genellikle dört yaş civarında bir zihin kuramı geliştirirler.

civil disobedience

/ˌsɪv.əl ˌdɪs.əˈbiː.di.əns/

(noun) sivil itaatsizlik

Örnek:

Mahatma Gandhi used civil disobedience to protest against British rule in India.
Mahatma Gandi, Hindistan'daki İngiliz yönetimine karşı sivil itaatsizlik yöntemini kullandı.

nonconformity

/ˌnɑːn.kənˈfɔːr.mə.t̬i/

(noun) uymama, uygunsuzluk

Örnek:

His nonconformity to social norms made him an outcast.
Sosyal normlara uymaması onu dışlanmış biri haline getirdi.

outcast

/ˈaʊt.kæst/

(noun) dışlanmış kimse, toplum dışına itilmiş;

(adjective) dışlanmış, kovulmuş

Örnek:

He felt like a social outcast after the scandal.
Skandaldan sonra kendisini toplumsal bir dışlanmış gibi hissetti.

refugee

/ˌref.jʊˈdʒiː/

(noun) mülteci

Örnek:

Thousands of refugees crossed the border seeking safety.
Binlerce mülteci güvenlik arayışıyla sınırı geçti.

commune

/ˈkɑː.mjuːn/

(noun) komün;

(verb) baş başa kalmak, duygularını paylaşmak

Örnek:

She lived in a commune in the countryside for several years.
Birkaç yıl kırsalda bir komünde yaşadı.

outskirts

/ˈaʊt.skɝːts/

(plural noun) dış mahalleler, kenar mahalleler

Örnek:

They live on the outskirts of London.
Londra'nın dış mahallelerinde yaşıyorlar.

the rat race

/ðə ræt reɪs/

(idiom) fare yarışı, bitmek bilmeyen koşuşturma

Örnek:

He decided to leave the rat race and move to the countryside.
Fare yarışını bırakıp kırsala taşınmaya karar verdi.

parish

/ˈper.ɪʃ/

(noun) cemaat, kilise bölgesi, cemaat üyeleri

Örnek:

The local parish organized a community clean-up event.
Yerel cemaat bir topluluk temizlik etkinliği düzenledi.

caste

/kæst/

(noun) kast, kast sistemi

Örnek:

The traditional caste system in India has deep historical roots.
Hindistan'daki geleneksel kast sisteminin derin tarihi kökleri vardır.

echelon

/ˈeʃ.ə.lɑːn/

(noun) kademe, seviye, rütbe;

(verb) echelon düzeninde yerleştirmek, kademeli olarak sıralamak

Örnek:

He quickly rose through the various echelons of the company.
Şirketin çeşitli kademelerinde hızla yükseldi.

station

/ˈsteɪ.ʃən/

(noun) istasyon, durak, merkez;

(verb) konuşlandırmak, yerleştirmek

Örnek:

I'll meet you at the train station.
Seninle tren istasyonunda buluşacağım.

classist

/ˈklæs.ɪst/

(adjective) sınıf ayrımcı;

(noun) sınıf ayrımcısı

Örnek:

The policy was criticized for being classist and unfair to low-income families.
Politika, sınıf ayrımcı olduğu ve düşük gelirli ailelere haksızlık ettiği gerekçesiyle eleştirildi.

humble

/ˈhʌm.bəl/

(adjective) mütevazı, alçakgönüllü, basit;

(verb) alçaltmak, küçük düşürmek

Örnek:

He is a very humble person despite his great success.
Büyük başarısına rağmen çok mütevazı bir insan.

socioeconomic

/ˌsoʊ.si.oʊˌiː.kəˈnɑː.mɪk/

(adjective) sosyoekonomik

Örnek:

The study examined the socioeconomic impact of the new policy.
Çalışma, yeni politikanın sosyoekonomik etkisini inceledi.

patriarchal

/ˌpeɪ.triˈɑːr.kəl/

(adjective) ataerkil

Örnek:

The novel explores the struggles of women living in a patriarchal society.
Roman, ataerkil bir toplumda yaşayan kadınların mücadelelerini inceliyor.

indigenous

/ɪnˈdɪdʒ.ə.nəs/

(adjective) yerli, doğal, aborjin

Örnek:

The kangaroo is indigenous to Australia.
Kanguru Avustralya'ya özgüdür.

humanitarian

/hjuːˌmæn.ɪˈter.i.ən/

(noun) insani yardım görevlisi, hayırsever;

(adjective) insani, hayırsever

Örnek:

She dedicated her life to being a humanitarian, helping those in need around the world.
Hayatını bir insani yardım görevlisi olmaya adadı, dünya çapında ihtiyacı olanlara yardım etti.

cosmopolitan

/ˌkɑːz.məˈpɑː.lɪ.t̬ən/

(adjective) kozmopolit, dünya vatandaşı;

(noun) kozmopolit, dünya vatandaşı

Örnek:

She's a truly cosmopolitan person, having lived in Paris, Tokyo, and New York.
Paris, Tokyo ve New York'ta yaşamış, gerçekten kozmopolit bir insan.

utopian

/juːˈtoʊ.pi.ən/

(adjective) ütopik, hayalperest;

(noun) ütopist, hayalperest

Örnek:

The author described a utopian society where there is no poverty.
Yazar, yoksulluğun olmadığı ütopik bir toplumu tarif etti.

progressive

/prəˈɡres.ɪv/

(adjective) ilerleyici, aşamalı, ilerici;

(noun) ilerici, reformcu

Örnek:

The disease showed a progressive decline in health.
Hastalık, sağlıkta ilerleyici bir düşüş gösterdi.

militant

/ˈmɪl.ə.tənt/

(adjective) militan, savaşçı, agresif;

(noun) militan, savaşçı

Örnek:

The group adopted a more militant stance after the protests.
Grup, protestolardan sonra daha militan bir duruş sergiledi.

suburban

/səˈbɝː.bən/

(adjective) banliyö, şehir dışı

Örnek:

They live in a quiet suburban neighborhood.
Sakin bir banliyö mahallesinde yaşıyorlar.

marginalize

/ˈmɑːr.dʒɪ.nəl.aɪz/

(verb) ötekileştirmek, dışlamak

Örnek:

The new policy tends to marginalize the voices of minority groups.
Yeni politika, azınlık gruplarının seslerini ötekileştirmeye eğilimlidir.

census

/ˈsen.səs/

(noun) nüfus sayımı, sayım, anket

Örnek:

The government conducts a national census every ten years.
Hükümet her on yılda bir ulusal nüfus sayımı yapar.

assimilate

/əˈsɪm.ə.leɪt/

(verb) özümsemek, anlamak, benzetmek

Örnek:

It's hard to assimilate all the new information at once.
Tüm yeni bilgileri bir kerede özümsemek zor.

rehabilitate

/ˌriː.həˈbɪl.ə.teɪt/

(verb) rehabilite etmek, iyileştirmek, restore etmek

Örnek:

The program aims to rehabilitate offenders.
Program, suçluları rehabilite etmeyi amaçlamaktadır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren