Avatar of Vocabulary Set 2017-2024 Sınavlarında Karşılaşılan Kelime Gruplarının Özeti

KOLOKASYON ÖNEMLİDİR İçinde 2017-2024 Sınavlarında Karşılaşılan Kelime Gruplarının Özeti Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'KOLOKASYON ÖNEMLİDİR' içinde '2017-2024 Sınavlarında Karşılaşılan Kelime Gruplarının Özeti' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

do harm to

/duː hɑːrm tuː/

(idiom) zarar vermek, incitmek

Örnek:

Pollution can do great harm to the environment.
Kirlilik çevreye büyük zarar verebilir.

make a fuss of

/meɪk ə fʌs ʌv/

(idiom) çok ilgi göstermek, yaygara koparmak

Örnek:

Whenever her grandchildren visit, she always makes a fuss of them.
Torunları ne zaman ziyaret etse, onlara her zaman çok ilgi gösterir.

give a hand with

/ɡɪv ə hænd wɪð/

(idiom) yardım etmek, el atmak

Örnek:

Could you give me a hand with these heavy boxes?
Bu ağır kutular için bana yardım eder misin?

work round the clock

/wɜːrk raʊnd ðə klɑːk/

(idiom) gece gündüz çalışmak, aralıksız çalışmak

Örnek:

The rescue teams are working round the clock to find survivors.
Kurtarma ekipleri hayatta kalanları bulmak için gece gündüz çalışıyor.

make a decision

/meɪk ə dɪˈsɪʒ.ən/

(phrase) karar vermek, kararlaştırmak

Örnek:

It's time to make a decision about your future.
Geleceğin hakkında bir karar verme zamanı geldi.

conduct a survey

/kənˈdʌkt ə ˈsɜrveɪ/

(collocation) anket yapmak, araştırma yapmak

Örnek:

The company decided to conduct a survey to understand customer satisfaction.
Şirket, müşteri memnuniyetini anlamak için bir anket yapmaya karar verdi.

make progress in

/meɪk ˈprɑː.ɡres ɪn/

(idiom) ilerleme kaydetmek, yol katetmek

Örnek:

She is making great progress in her piano lessons.
Piyano derslerinde büyük ilerleme kaydediyor.

on purpose

/ˈɑn ˈpɜr.pəs/

(phrase) kasten, bilerek

Örnek:

He broke the vase on purpose, not by accident.
Vazoyu kasten kırdı, kazara değil.

make use of

/meɪk juːs ʌv/

(phrase) kullanmak, faydalanmak

Örnek:

We should make use of all the resources we have.
Sahip olduğumuz tüm kaynakları kullanmalıyız.

it stands to reason that

/ɪt stændz tu ˈriː.zən ðæt/

(idiom) mantıken öyledir, aşikardır

Örnek:

It stands to reason that if you don't study, you won't pass the exam.
Ders çalışmazsan sınavı geçemeyeceğin aşikardır.

make a good impression on

/meɪk ə ɡʊd ɪmˈpreʃ.ən ɑːn/

(idiom) üzerinde iyi bir izlenim bırakmak

Örnek:

He dressed smartly to make a good impression on his future in-laws.
Gelecekteki kayınvalidesi ve kayınpederi üzerinde iyi bir izlenim bırakmak için şık giyindi.

pull yourself together

/pʊl jərˈsɛlf təˈɡɛðər/

(idiom) kendine gelmek, toparlanmak

Örnek:

Come on, pull yourself together! We need to focus on finding a solution.
Hadi, kendine gel! Bir çözüm bulmaya odaklanmalıyız.

rise to fame

/raɪz tuː feɪm/

(idiom) şöhrete yükselmek, ünlenmek

Örnek:

The young singer's rise to fame was incredibly rapid after her video went viral.
Genç şarkıcının videosu viral olduktan sonra şöhrete yükselişi inanılmaz derecede hızlı oldu.

attract attention

/əˈtrækt əˈten.ʃən/

(collocation) dikkat çekmek, ilgi çekmek

Örnek:

The bright colors of the flowers are designed to attract attention from bees.
Çiçeklerin parlak renkleri arıların ilgisini çekmek için tasarlanmıştır.

set one's sight on

/sɛt wʌnz saɪt ɑn/

(idiom) gözüne kestirmek, hedeflemek

Örnek:

She has set her sights on winning the gold medal at the Olympics.
Olimpiyatlarda altın madalya kazanmayı gözüne kestirdi.

earn a living

/ɜrn ə ˈlɪvɪŋ/

(idiom) geçimini sağlamak, para kazanmak

Örnek:

It's hard to earn a living as an artist.
Sanatçı olarak geçimini sağlamak zor.

rise to the occasion

/raɪz tu ðə əˈkeɪʒən/

(idiom) durumun üstesinden gelmek, gereğini yapmak

Örnek:

Despite the pressure, she managed to rise to the occasion and deliver a brilliant speech.
Baskıya rağmen, durumun üstesinden gelmeyi başardı ve harika bir konuşma yaptı.

meet a deadline

/miːt ə ˈdɛdˌlaɪn/

(phrase) son teslim tarihine yetişmek, süreye uymak

Örnek:

We need to work extra hard to meet the deadline for this report.
Bu raporun son teslim tarihine yetişmek için daha çok çalışmalıyız.

do something for a living

/duː ˈsʌm.θɪŋ fɔːr ə ˈlɪv.ɪŋ/

(idiom) geçimini sağlamak, hayatını kazanmak

Örnek:

What do you do for a living?
Ne işle meşgulsünüz?

be under pressure

/bi ˈʌndər ˈpreʃər/

(idiom) baskı altında olmak

Örnek:

The government is under pressure to change the law.
Hükümet yasayı değiştirmesi için baskı altında.

do the household chores

/duː ðə ˈhaʊshoʊld tʃɔːrz/

(phrase) ev işlerini yapmak

Örnek:

We usually do the household chores together on Saturday mornings.
Genellikle Cumartesi sabahları ev işlerini birlikte yaparız.

pay a visit to

/peɪ ə ˈvɪz.ɪt tuː/

(idiom) ziyaret etmek, ziyarette bulunmak

Örnek:

We decided to pay a visit to our old school while we were in town.
Şehirdeyken eski okulumuza bir ziyaret gerçekleştirmeye karar verdik.

by accident

/baɪ ˈæk.sɪ.dənt/

(phrase) kazara, yanlışlıkla

Örnek:

I found the old photo album by accident while cleaning the attic.
Eski fotoğraf albümünü tavan arasını temizlerken kazara buldum.

be in favor of

/bi ɪn ˈfeɪ.vər əv/

(idiom) taraftar olmak, desteklemek

Örnek:

Are you in favor of the new proposal?
Yeni tekliften yana mısınız?

make a difference

/meɪk ə ˈdɪf.ər.əns/

(idiom) fark yaratmak, etki etmek

Örnek:

Every small donation can make a difference.
Her küçük bağış fark yaratabilir.

make room for

/meɪk ruːm fɔːr/

(idiom) yer açmak, fırsat yaratmak

Örnek:

We need to make room for the new furniture.
Yeni mobilyalar için yer açmamız gerekiyor.

eye contact

/ˈaɪ ˌkɑːn.tækt/

(noun) göz teması

Örnek:

He found it difficult to make eye contact with her.
Onunla göz teması kurmakta zorlandı.

do research

/duː rɪˈsɜːrtʃ/

(phrase) araştırma yapmak

Örnek:

You need to do research before buying a new car.
Yeni bir araba almadan önce araştırma yapman gerekir.

take effect

/teɪk ɪˈfekt/

(phrase) yürürlüğe girmek, etki etmek, işe yaramak

Örnek:

The new law will take effect next month.
Yeni yasa gelecek ay yürürlüğe girecek.

take action

/teɪk ˈæk.ʃən/

(phrase) harekete geçmek, önlem almak

Örnek:

It's time to take action against climate change.
İklim değişikliğine karşı harekete geçme zamanı.

go fishing

/ɡoʊ ˈfɪʃ.ɪŋ/

(verb) balık tutmaya gitmek, balık tutmak

Örnek:

We decided to go fishing on the lake this weekend.
Bu hafta sonu gölde balık tutmaya gitmeye karar verdik.

compose yourself

/kəmˈpoʊz jərˈsɛlf/

(idiom) kendini toplamak, sakinleşmek

Örnek:

Take a deep breath and compose yourself before you go on stage.
Sahneye çıkmadan önce derin bir nefes al ve kendini topla.

on one's way to a place

/ɑn wʌnz weɪ tu ə pleɪs/

(idiom) yolunda, giderken

Örnek:

I am on my way to the office right now.
Şu an ofise gidiyorum.

say goodbye to

/seɪ ɡʊdˈbaɪ tuː/

(idiom) veda etmek, gözden çıkarmak

Örnek:

If you don't fix the engine now, you can say goodbye to your car.
Motoru şimdi tamir etmezsen, arabana veda edebilirsin.

be worried about

/bi ˈwɜːr.id əˈbaʊt/

(phrase) hakkında endişelenmek, kaygılanmak

Örnek:

I'm be worried about your health.
Sağlığın için endişeleniyorum.

in the company of someone/something

/ɪn ðə ˈkʌm.pə.ni əv ˈsʌm.wʌn/ˈsʌm.θɪŋ/

(phrase) eşliğinde, yanında

Örnek:

He is never happier than when he is in the company of his grandchildren.
Torunlarının yanındayken olduğundan daha mutlu asla olmaz.

sustain damage

/səˈsteɪn ˈdæm.ɪdʒ/

(collocation) hasar almak, hasar görmek

Örnek:

The building sustained severe damage during the earthquake.
Bina deprem sırasında ağır hasar aldı.

suffer damage

/ˈsʌf.ɚ ˈdæm.ɪdʒ/

(collocation) hasar görmek, zarar görmek

Örnek:

The building suffered severe damage during the earthquake.
Bina deprem sırasında ağır hasar gördü.

make sure

/meɪk ʃʊr/

(verb) emin olmak, sağlamak

Örnek:

Please make sure all the windows are closed before you leave.
Lütfen ayrılmadan önce tüm pencerelerin kapalı olduğundan emin olun.

keep contact with

/kiːp ˈkɑːn.tækt wɪð/

(phrase) irtibatta kalmak, teması sürdürmek

Örnek:

I still keep contact with my friends from high school.
Lise arkadaşlarımla hala irtibatımı sürdürüyorum.

make contact with

/meɪk ˈkɑːntækt wɪθ/

(phrase) iletişime geçmek, temas kurmak, temas etmek

Örnek:

I need to make contact with the client regarding the new proposal.
Yeni teklif hakkında müşteriyle iletişime geçmem gerekiyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren