Avatar of Vocabulary Set 351-400

DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME İçinde 351-400 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME' içinde '351-400' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

nowadays

/ˈnaʊ.ə.deɪz/

(adverb) günümüzde, şimdi

Örnek:

Nowadays, most people have a mobile phone.
Günümüzde çoğu insanın cep telefonu var.

minimal

/ˈmɪn.ə.məl/

(adjective) minimal, en az, minimalist

Örnek:

The damage to the car was minimal.
Arabadaki hasar minimaldi.

awareness

/əˈwer.nəs/

(noun) farkındalık, bilinç

Örnek:

Promoting public awareness of environmental issues is crucial.
Çevre sorunları hakkında kamuoyu farkındalığını artırmak çok önemlidir.

package

/ˈpæk.ɪdʒ/

(noun) paket, koli, teklif;

(verb) paketlemek, ambalajlamak

Örnek:

The mailman delivered a large package.
Postacı büyük bir paket teslim etti.

ecotourism

/ˈiː.koʊˌtʊr.ɪ.zəm/

(noun) ekoturizm

Örnek:

Many travelers are choosing ecotourism to experience nature responsibly.
Birçok gezgin, doğayı sorumlu bir şekilde deneyimlemek için ekoturizmi tercih ediyor.

household

/ˈhaʊs.hoʊld/

(noun) hane, ev halkı;

(adjective) ev, hane

Örnek:

The average household in this area has 3.5 people.
Bu bölgedeki ortalama hane 3,5 kişiden oluşmaktadır.

cardboard

/ˈkɑːrd.bɔːrd/

(noun) karton;

(adjective) yüzeysel, zayıf

Örnek:

The moving boxes were made of thick cardboard.
Taşıma kutuları kalın kartondan yapılmıştı.

contaminated

/kənˈtæm.ə.neɪ.t̬ɪd/

(adjective) kirlenmiş, bulaşmış;

(verb) kirletti, zehirledi

Örnek:

The water supply was found to be contaminated with bacteria.
Su kaynağının bakteriyle kirlenmiş olduğu tespit edildi.

recycling

/ˌriːˈsaɪ.klɪŋ/

(noun) geri dönüşüm

Örnek:

We need to improve our recycling efforts to protect the environment.
Çevreyi korumak için geri dönüşüm çabalarımızı geliştirmeliyiz.

bin

/bɪn/

(noun) çöp kutusu, kutu;

(verb) çöpe atmak, bertaraf etmek

Örnek:

Please put the empty bottles in the recycling bin.
Lütfen boş şişeleri geri dönüşüm kutusuna atın.

lack

/læk/

(noun) eksiklik, yokluk;

(verb) eksik olmak, yoksun olmak

Örnek:

The project failed due to a lack of funding.
Proje, finansman eksikliği nedeniyle başarısız oldu.

organic

/ɔːrˈɡæn.ɪk/

(adjective) organik, doğal

Örnek:

We only buy organic vegetables.
Sadece organik sebzeler alıyoruz.

product

/ˈprɑː.dʌkt/

(noun) ürün, mal, çarpım

Örnek:

The company launched a new software product.
Şirket yeni bir yazılım ürünü piyasaya sürdü.

leftover

/ˈlefˌt̬oʊ.vɚ/

(noun) artık yemek, kalıntı, artık;

(adjective) artan, kalan

Örnek:

We had leftovers for lunch the next day.
Ertesi gün öğle yemeğinde artık yemek yedik.

landfill

/ˈlænd.fɪl/

(noun) çöp depolama alanı, çöp sahası;

(verb) depolamak, gömmek

Örnek:

The city's waste is transported to a large landfill site.
Şehrin atıkları büyük bir çöp depolama alanına taşınıyor.

pile

/paɪl/

(noun) yığın, küme, büyük yapı;

(verb) yığmak, üst üste koymak

Örnek:

There's a pile of books on my desk.
Masamda bir yığın kitap var.

waste

/weɪst/

(noun) atık, çöp, israf;

(verb) israf etmek, boşa harcamak, erimek;

(adjective) çorak, boş

Örnek:

The factory produces a lot of chemical waste.
Fabrika çok fazla kimyasal atık üretiyor.

downtown

/ˌdaʊnˈtaʊn/

(adverb) şehir merkezine, şehir merkezinde;

(noun) şehir merkezi, iş merkezi;

(adjective) şehir merkezine ait, merkezi

Örnek:

Let's go downtown for dinner tonight.
Bu akşam yemeğe şehir merkezine gidelim.

distance

/ˈdɪs.təns/

(noun) mesafe, uzaklık, ırak;

(verb) uzaklaştırmak, mesafe koymak

Örnek:

The distance from my house to the school is about two miles.
Evimden okula olan mesafe yaklaşık iki mildir.

convenient

/kənˈviː.ni.ənt/

(adjective) uygun, elverişli, kullanışlı

Örnek:

It's very convenient to have a supermarket nearby.
Yakında bir süpermarket olması çok uygun.

colonial

/kəˈloʊ.ni.əl/

(adjective) sömürge, kolonyal

Örnek:

The country gained independence from colonial rule.
Ülke sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazandı.

crowded

/ˈkraʊ.dɪd/

(adjective) kalabalık, dolu

Örnek:

The market was very crowded on Saturday.
Cumartesi günü pazar çok kalabalıktı.

affordable

/əˈfɔːr.də.bəl/

(adjective) uygun fiyatlı, ekonomik

Örnek:

The store offers a wide range of affordable clothing.
Mağaza geniş bir yelpazede uygun fiyatlı giysiler sunuyor.

high-rise

/ˈhaɪ.raɪz/

(noun) yüksek bina, gökdelen;

(adjective) yüksek katlı, çok katlı

Örnek:

The city skyline is dominated by modern high-rise buildings.
Şehir silüeti modern yüksek binalar tarafından domine edilmektedir.

fluctuate

/ˈflʌk.tʃu.eɪt/

(verb) dalgalanmak, inişli çıkışlı olmak, değişmek

Örnek:

The stock market prices fluctuate daily.
Borsa fiyatları günlük olarak dalgalanır.

seek

/siːk/

(verb) aramak, peşinde olmak, istemek

Örnek:

They came to seek refuge from the war.
Savaştan sığınacak yer aramak için geldiler.

afford

/əˈfɔːrd/

(verb) gücü yetmek, karşılamak, sağlamak

Örnek:

I can't afford a new car right now.
Şu an yeni bir araba alamam.

bachelor

/ˈbætʃ.əl.ɚ/

(noun) bekar erkek, lisans mezunu, bakalorya

Örnek:

He remained a bachelor his entire life.
Hayatı boyunca bekar kaldı.

bonus

/ˈboʊ.nəs/

(noun) bonus, ikramiye, ekstra

Örnek:

The employees received a generous bonus at the end of the year.
Çalışanlar yıl sonunda cömert bir ikramiye aldılar.

responsibility

/rɪˌspɑːn.səˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) sorumluluk, görev, görevler

Örnek:

It's your responsibility to ensure the project is completed on time.
Projenin zamanında tamamlanmasını sağlamak sizin sorumluluğunuzdadır.

vacancy

/ˈveɪ.kən.si/

(noun) açık, boş pozisyon, boşluk

Örnek:

There is a vacancy for a sales assistant.
Satış asistanı için bir açık var.

enthusiastic

/ɪnˌθuː.ziˈæs.tɪk/

(adjective) hevesli, coşkulu

Örnek:

She was very enthusiastic about her new job.
Yeni işi konusunda çok hevesliydi.

responsible

/rɪˈspɑːn.sə.bəl/

(adjective) sorumlu, neden olan, güvenilir

Örnek:

You are responsible for your own actions.
Kendi eylemlerinizden siz sorumlusunuz.

relevant

/ˈrel.ə.vənt/

(adjective) ilgili, uygun, alakalı

Örnek:

Please provide all relevant documents for the case.
Lütfen dava için tüm ilgili belgeleri sağlayın.

challenging

/ˈtʃæl.ɪn.dʒɪŋ/

(adjective) zorlayıcı, meydan okuyucu

Örnek:

Learning a new language can be very challenging.
Yeni bir dil öğrenmek çok zorlayıcı olabilir.

employee

/ɪmˈplɔɪ.iː/

(noun) çalışan, işçi

Örnek:

The company has over 500 employees worldwide.
Şirketin dünya genelinde 500'den fazla çalışanı var.

commitment

/kəˈmɪt.mənt/

(noun) bağlılık, adanmışlık, taahhüt

Örnek:

Her commitment to her studies was admirable.
Çalışmalarına olan bağlılığı takdire şayandı.

contribution

/ˌkɑːn.trɪˈbjuː.ʃən/

(noun) katkı, bağış, pay

Örnek:

We made a significant contribution to the charity.
Hayır kurumuna önemli bir katkıda bulunduk.

shift

/ʃɪft/

(noun) kayma, değişim, vardiya;

(verb) kaydırmak, yer değiştirmek, vites değiştirmek

Örnek:

There has been a significant shift in public opinion.
Kamuoyunda önemli bir kayma oldu.

overtime

/ˈoʊ.vɚ.taɪm/

(noun) fazla mesai, ek süre, uzatma;

(adverb) fazla mesai, ek süreyle

Örnek:

He worked ten hours of overtime last week.
Geçen hafta on saat fazla mesai yaptı.

stressful

/ˈstres.fəl/

(adjective) stresli, gergin

Örnek:

Moving to a new city can be very stressful.
Yeni bir şehre taşınmak çok stresli olabilir.

rewarding

/rɪˈwɔːr.dɪŋ/

(adjective) ödüllendirici, tatmin edici

Örnek:

Teaching can be a very rewarding profession.
Öğretmenlik çok ödüllendirici bir meslek olabilir.

flight

/flaɪt/

(noun) uçuş, sürü, filo

Örnek:

The bird took flight from the branch.
Kuş daldan uçtu.

establish

/ɪˈstæb.lɪʃ/

(verb) kurmak, oluşturmak, tesis etmek

Örnek:

The company was established in 1990.
Şirket 1990 yılında kuruldu.

presence

/ˈprez.əns/

(noun) varlık, mevcudiyet, duruş

Örnek:

Her presence filled the room with joy.
Onun varlığı odayı neşeyle doldurdu.

bias

/ˈbaɪ.əs/

(noun) önyargı, taraflılık, eğilim;

(verb) önyargılı hale getirmek, etkilemek

Örnek:

There was a clear bias against women in the hiring process.
İşe alım sürecinde kadınlara karşı açık bir önyargı vardı.

commercial

/kəˈmɝː.ʃəl/

(adjective) ticari, kâr amaçlı;

(noun) reklam, ticari reklam

Örnek:

The city is a major commercial center.
Şehir büyük bir ticari merkezdir.

poster

/ˈpoʊ.stɚ/

(noun) afiş, poster

Örnek:

She hung a movie poster on her bedroom wall.
Yatak odası duvarına bir film afişi astı.

leopard

/ˈlep.ɚd/

(noun) leopar

Örnek:

The leopard stalked its prey silently through the tall grass.
Leopar, uzun otların arasından sessizce avını takip etti.

credible

/ˈkred.ə.bəl/

(adjective) inandırıcı, güvenilir, sağlam

Örnek:

The witness provided a credible account of the accident.
Tanık, kazanın inandırıcı bir açıklamasını yaptı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren