Avatar of Vocabulary Set 251-300

DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME İçinde 251-300 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'DERS KİTAPLARINA YAKIN 600 KELİME' içinde '251-300' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

renewable

/rɪˈnuː.ə.bəl/

(adjective) yenilenebilir, uzatılabilir

Örnek:

Solar energy is a renewable resource.
Güneş enerjisi yenilenebilir bir kaynaktır.

opportunity

/ˌɑː.pɚˈtuː.nə.t̬i/

(noun) fırsat, imkan

Örnek:

This is a great opportunity to learn new skills.
Bu, yeni beceriler öğrenmek için harika bir fırsat.

expansion

/ɪkˈspæn.ʃən/

(noun) genişleme, yayılma, büyüme

Örnek:

The rapid expansion of the universe is a key concept in cosmology.
Evrenin hızlı genişlemesi kozmolojide temel bir kavramdır.

loss

/lɑːs/

(noun) kayıp, zarar

Örnek:

The company reported a significant financial loss this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir finansal kayıp bildirdi.

biodiversity

/ˌbaɪ.oʊ.dɪˈvɝː.sə.t̬i/

(noun) biyoçeşitlilik

Örnek:

Protecting rainforests is crucial for maintaining global biodiversity.
Yağmur ormanlarını korumak, küresel biyoçeşitliliği sürdürmek için çok önemlidir.

megacity

/ˈmeɡ.ə.sɪt̬.i/

(noun) megakent, dev şehir

Örnek:

Tokyo is a prime example of a modern megacity.
Tokyo, modern bir megakentin en iyi örneğidir.

deforestation

/diːˌfɔːr.əˈsteɪ.ʃən/

(noun) ormansızlaşma, ağaç kesimi

Örnek:

Deforestation is a major cause of climate change.
Ormansızlaşma iklim değişikliğinin önemli bir nedenidir.

satisfaction

/ˌsæt̬.ɪsˈfæk.ʃən/

(noun) memnuniyet, tatmin, karşılama

Örnek:

Customer satisfaction is our top priority.
Müşteri memnuniyeti en büyük önceliğimizdir.

literacy

/ˈlɪt̬.ɚ.ə.si/

(noun) okuryazarlık, okuma yazma becerisi, yeterlilik

Örnek:

Promoting adult literacy is crucial for community development.
Yetişkin okuryazarlığını teşvik etmek, toplum gelişimi için çok önemlidir.

collaboration

/kəˌlæb.əˈreɪ.ʃən/

(noun) işbirliği, ortak çalışma

Örnek:

The project was a successful collaboration between the two departments.
Proje, iki departman arasındaki başarılı bir işbirliğiydi.

internship

/ˈɪn.tɝːn.ʃɪp/

(noun) staj

Örnek:

She completed a summer internship at a law firm.
Bir hukuk firmasında yaz stajını tamamladı.

urgent

/ˈɝː.dʒənt/

(adjective) acil, ivedi, gerekli

Örnek:

This is an urgent matter that needs to be addressed immediately.
Bu, hemen ele alınması gereken acil bir konudur.

government

/ˈɡʌv.ɚn.mənt/

(noun) hükümet, yönetim, yönetim sistemi

Örnek:

The government announced new policies to boost the economy.
Hükümet ekonomiyi canlandırmak için yeni politikalar açıkladı.

pollutant

/pəˈluː.t̬ənt/

(noun) kirletici, çevre kirletici

Örnek:

Carbon monoxide is a dangerous pollutant.
Karbon monoksit tehlikeli bir kirleticidir.

depletion

/dɪˈpliː.ʃən/

(noun) tükenme, azalma, eksiltme

Örnek:

The depletion of natural resources is a serious global concern.
Doğal kaynakların tükenmesi ciddi bir küresel endişe kaynağıdır.

maintenance

/ˈmeɪn.tən.əns/

(noun) bakım, sürdürme, nafaka

Örnek:

The maintenance of peace is crucial for global stability.
Barışın sürdürülmesi küresel istikrar için çok önemlidir.

failure

/ˈfeɪ.ljɚ/

(noun) başarısızlık, hüsran, ihmal

Örnek:

The project was a complete failure.
Proje tam bir başarısızlıktı.

policy

/ˈpɑː.lə.si/

(noun) politika, ilke, poliçe

Örnek:

The company has a strict policy against harassment.
Şirketin tacize karşı katı bir politikası var.

migrate

/ˈmaɪ.ɡreɪt/

(verb) göç etmek, yer değiştirmek, taşınmak

Örnek:

Birds migrate south for the winter.
Kuşlar kış için güneye göç eder.

wage

/weɪdʒ/

(noun) ücret, maaş;

(verb) yürütmek, açmak

Örnek:

He earns a good wage for his hard work.
Sıkı çalışması karşılığında iyi bir ücret kazanıyor.

critical

/ˈkrɪt̬.ɪ.kəl/

(adjective) eleştirel, kritik, önemli

Örnek:

He received a lot of critical feedback on his performance.
Performansı hakkında çok sayıda eleştirel geri bildirim aldı.

essential

/ɪˈsen.ʃəl/

(adjective) gerekli, önemli, temel;

(noun) temel ihtiyaçlar, esaslar

Örnek:

Water is essential for life.
Su yaşam için hayati öneme sahiptir.

complex

/kɑːmˈpleks/

(adjective) karmaşık, kompleks, anlaşılması zor;

(noun) kompleks, binalar topluluğu, psikolojik sorun

Örnek:

The human brain is a highly complex organ.
İnsan beyni oldukça karmaşık bir organdır.

informed

/ɪnˈfɔːrmd/

(adjective) bilgili, haberdar

Örnek:

It's important to stay informed about current events.
Güncel olaylar hakkında bilgili kalmak önemlidir.

decision

/dɪˈsɪʒ.ən/

(noun) karar

Örnek:

We need to make a decision soon.
Yakında bir karar vermemiz gerekiyor.

seminar

/ˈsem.ə.nɑːr/

(noun) seminer, toplantı, ders

Örnek:

I attended a seminar on digital marketing.
Dijital pazarlama üzerine bir seminere katıldım.

thinking

/ˈθɪŋ.kɪŋ/

(noun) düşünme, fikir;

(verb) düşünen, fikir yürüten;

(adjective) düşünen, akıllı

Örnek:

Her thinking was clear and logical.
Onun düşüncesi net ve mantıklıydı.

artificial

/ˌɑːr.t̬əˈfɪʃ.əl/

(adjective) yapay, suni, yapmacık

Örnek:

The flowers were beautiful, but they were artificial.
Çiçekler güzeldi ama yapaydı.

pattern

/ˈpæt̬.ɚn/

(noun) desen, motif, kalıp;

(verb) desenlendirmek, şekillendirmek

Örnek:

The wallpaper has a floral pattern.
Duvar kağıdında çiçekli bir desen var.

conversational

/ˌkɑːn.vɚˈseɪ.ʃən.əl/

(adjective) konuşma diline yakın, sohbet

Örnek:

Her writing style is very conversational and easy to read.
Yazım tarzı çok konuşma diline yakın ve okunması kolay.

reserve

/rɪˈzɝːv/

(noun) rezerv, yedek, koruma alanı;

(verb) ayırtmak, saklamak, saklı tutmak;

(adjective) yedek, ihtiyat

Örnek:

The country has large oil reserves.
Ülkenin büyük petrol rezervleri var.

imitate

/ˈɪm.ə.teɪt/

(verb) taklit etmek, benzetmek

Örnek:

Many young artists imitate their favorite painters.
Birçok genç sanatçı favori ressamlarını taklit eder.

compose

/kəmˈpoʊz/

(verb) bestelemek, yazmak, oluşturmak

Örnek:

He spent years composing his first symphony.
İlk senfonisini bestelerken yıllarını harcadı.

browse

/braʊz/

(verb) dolaşmak, göz gezdirmek, incelemek;

(noun) göz gezdirme, dolaşma

Örnek:

I like to browse in bookstores for hours.
Kitapçılarda saatlerce dolaşmayı severim.

turbine

/ˈtɝː.bɪn/

(noun) türbin

Örnek:

The wind turbine generated electricity for the entire village.
Rüzgar türbini tüm köy için elektrik üretti.

generate

/ˈdʒen.ə.reɪt/

(verb) üretmek, oluşturmak, meydana getirmek

Örnek:

The new system will generate a lot of data.
Yeni sistem çok fazla veri üretecek.

deplete

/dɪˈpliːt/

(verb) tüketmek, azaltmak, bitirmek

Örnek:

The prolonged drought has depleted the region's water reserves.
Uzun süreli kuraklık bölgenin su rezervlerini tüketti.

accurate

/ˈæk.jɚ.ət/

(adjective) doğru, kesin, hatasız

Örnek:

The report provides an accurate description of the events.
Rapor, olayların doğru bir tanımını sunuyor.

connection

/kəˈnek.ʃən/

(noun) bağlantı, ilişki, eklem

Örnek:

There's a strong connection between diet and health.
Diyet ve sağlık arasında güçlü bir bağlantı var.

enormous

/əˈnɔːr.məs/

(adjective) muazzam, devasa, büyük

Örnek:

The company made an enormous profit this year.
Şirket bu yıl muazzam bir kar elde etti.

dedicated

/ˈded.ə.keɪ.t̬ɪd/

(adjective) adanmış, ithaf edilmiş, ayrılmış

Örnek:

She is a dedicated teacher who always puts her students first.
O, öğrencilerini her zaman ön planda tutan adanmış bir öğretmendir.

curious

/ˈkjʊr.i.əs/

(adjective) meraklı, öğrenmeye hevesli, tuhaf

Örnek:

The child was curious about how the toy worked.
Çocuk oyuncağın nasıl çalıştığını merak ediyordu.

groundbreaking

/ˈɡraʊndˌbreɪ.kɪŋ/

(adjective) çığır açan, yenilikçi, öncü

Örnek:

The scientist made a groundbreaking discovery in medicine.
Bilim insanı tıpta çığır açan bir keşif yaptı.

throughout

/θruːˈaʊt/

(preposition) boyunca, her yerinde, süresince;

(adverb) baştan sona, her yönden

Örnek:

The house was decorated throughout.
Ev baştan sona dekore edilmişti.

automation

/ˌɑː.t̬əˈmeɪ.ʃən/

(noun) otomasyon

Örnek:

The factory increased its efficiency through the implementation of automation.
Fabrika, otomasyonun uygulanmasıyla verimliliğini artırdı.

significantly

/sɪɡˈnɪf.ə.kənt.li/

(adverb) önemli ölçüde, kayda değer şekilde, belirgin bir şekilde

Örnek:

The company's profits increased significantly last quarter.
Şirketin kârı geçen çeyrekte önemli ölçüde arttı.

community

/kəˈmjuː.nə.t̬i/

(noun) topluluk, cemaat, toplum

Örnek:

The local community organized a clean-up event.
Yerel topluluk bir temizlik etkinliği düzenledi.

flexibility

/ˌflek.səˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) esneklik, bükülebilirlik, uyarlanabilirlik

Örnek:

The flexibility of the material allows it to be used in various shapes.
Malzemenin esnekliği, çeşitli şekillerde kullanılmasına olanak tanır.

isolation

/ˌaɪ.səlˈeɪ.ʃən/

(noun) izolasyon, yalnızlık, tecrit

Örnek:

The patient was placed in isolation to prevent the spread of the virus.
Virüsün yayılmasını önlemek için hasta izolasyona alındı.

integrate

/ˈɪn.t̬ə.ɡreɪt/

(verb) entegre etmek, birleştirmek, kaynaştırmak

Örnek:

The new software will integrate with existing systems.
Yeni yazılım mevcut sistemlerle entegre olacak.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren