Avatar of Vocabulary Set Ünite 11: Toplumdaki Değişen Roller

9. Sınıf İçinde Ünite 11: Toplumdaki Değişen Roller Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'9. Sınıf' içinde 'Ünite 11: Toplumdaki Değişen Roller' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

advantageous

/ˌæd.vænˈteɪ.dʒəs/

(adjective) avantajlı, faydalı, yararlı

Örnek:

It would be advantageous to invest in renewable energy.
Yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak avantajlı olacaktır.

application

/ˌæp.ləˈkeɪ.ʃən/

(noun) başvuru, uygulama, kullanım

Örnek:

I submitted my application for the new job.
Yeni iş için başvurumu yaptım.

attendance

/əˈten.dəns/

(noun) katılım, mevcudiyet, katılımcı sayısı

Örnek:

Her attendance at the meeting was mandatory.
Toplantıya katılımı zorunluydu.

breadwinner

/ˈbredˌwɪn.ɚ/

(noun) geçimini sağlayan, ekmek parası kazanan

Örnek:

After his father passed away, he became the family's breadwinner.
Babası vefat ettikten sonra ailenin geçimini sağlayan kişi oldu.

burden

/ˈbɝː.dən/

(noun) yük, ağırlık, sorumluluk;

(verb) yüklemek, ağırlaştırmak

Örnek:

He carried the heavy burden on his back.
Sırtında ağır yükü taşıdı.

consequently

/ˈkɑːn.sə.kwənt.li/

(adverb) sonuç olarak, dolayısıyla, bu nedenle

Örnek:

The company increased its prices; consequently, sales dropped.
Şirket fiyatlarını artırdı; sonuç olarak, satışlar düştü.

content

/kənˈtent/

(noun) içerik, muhteva, oran;

(adjective) memnun, hoşnut;

(verb) memnun etmek, hoşnut etmek

Örnek:

The table of contents lists all the chapters.
İçindekiler tablosu tüm bölümleri listeler.

cover

/ˈkʌv.ɚ/

(verb) örtmek, kaplamak, kapsamak;

(noun) kapak, örtü, cover

Örnek:

She used a blanket to cover the sleeping child.
Uyuyan çocuğu örtmek için battaniye kullandı.

drastically

/ˈdræs.tɪ.kəl.i/

(adverb) drastik bir şekilde, köklü bir şekilde, önemli ölçüde

Örnek:

The new policy will drastically change the company's operations.
Yeni politika şirketin operasyonlarını köklü bir şekilde değiştirecek.

evaluate

/ɪˈvæl.ju.eɪt/

(verb) değerlendirmek, tahmin etmek, ölçmek

Örnek:

It's impossible to evaluate these results without knowing more about the research methods.
Araştırma yöntemleri hakkında daha fazla bilgi sahibi olmadan bu sonuçları değerlendirmek imkansızdır.

externally

/ɪkˈstɝː.nəl.i/

(adverb) harici olarak, dışarıdan, harici bir kaynaktan

Örnek:

The building looks fine externally, but it needs a lot of work inside.
Bina dışarıdan iyi görünüyor, ancak içeride çok iş var.

facilitate

/fəˈsɪl.ə.teɪt/

(verb) kolaylaştırmak, sağlamak

Örnek:

The new software will facilitate data analysis.
Yeni yazılım veri analizini kolaylaştıracak.

facilitator

/fəˈsɪl.ə.teɪ.t̬ɚ/

(noun) kolaylaştırıcı, aracı

Örnek:

The teacher acted as a facilitator, guiding the students through the project.
Öğretmen, öğrencilere proje boyunca rehberlik eden bir kolaylaştırıcı olarak görev yaptı.

financial

/faɪˈnæn.ʃəl/

(adjective) finansal, mali

Örnek:

The company is facing serious financial difficulties.
Şirket ciddi finansal zorluklarla karşı karşıya.

forum

/ˈfɔːr.əm/

(noun) forum, platform, meydan

Örnek:

The conference provided a forum for discussing global issues.
Konferans, küresel sorunları tartışmak için bir forum sağladı.

hands-on

/ˌhændzˈɑːn/

(adjective) uygulamalı, pratik

Örnek:

The course provides hands-on training with real equipment.
Kurs, gerçek ekipmanlarla uygulamalı eğitim sağlar.

impossible

/ɪmˈpɑː.sə.bəl/

(adjective) imkansız, çekilmez, dayanılmaz

Örnek:

It's impossible to finish this work in one day.
Bu işi bir günde bitirmek imkansız.

internationalization

/ˌɪn.t̬ɚˌnæʃ.ən.əl.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) uluslararasılaşma

Örnek:

Effective internationalization is crucial for global software products.
Etkili uluslararasılaşma, küresel yazılım ürünleri için çok önemlidir.

labour force

/ˈleɪ.bər ˌfɔːrs/

(noun) işgücü, çalışan nüfus

Örnek:

The country's labour force is growing rapidly.
Ülkenin işgücü hızla büyüyor.

leave

/liːv/

(verb) ayrılmak, gitmek, bırakmak;

(noun) izin, tatil, müsaade

Örnek:

She decided to leave the party early.
Partiden erken ayrılmaya karar verdi.

participate

/pɑːrˈtɪs.ə.peɪt/

(verb) katılmak, iştirak etmek

Örnek:

Everyone is encouraged to participate in the discussion.
Herkesin tartışmaya katılması teşvik edilir.

pour

/pɔːr/

(verb) akmak, boşalmak, dökmek;

(noun) akış, yağış

Örnek:

Water poured from the broken pipe.
Kırık borudan su boşaldı.

railway

/ˈreɪl.weɪ/

(noun) demiryolu, tren yolu, demiryolu sistemi

Örnek:

The train traveled along the railway.
Tren demiryolu boyunca ilerledi.

real life

/ˈriːəl laɪf/

(noun) gerçek hayat, gerçeklik;

(adjective) gerçek, hakiki

Örnek:

The movie is based on a real-life event.
Film, gerçek hayattan bir olaya dayanıyor.

responsive

/rɪˈspɑːn.sɪv/

(adjective) duyarlı, tepkili, yanıt veren

Örnek:

The company is very responsive to customer feedback.
Şirket, müşteri geri bildirimlerine çok duyarlı.

role

/roʊl/

(noun) rol, görev

Örnek:

She played the leading role in the new movie.
Yeni filmde başrolü oynadı.

sector

/ˈsek.tɚ/

(noun) sektör, alan, dilim

Örnek:

The technology sector has seen rapid growth.
Teknoloji sektörü hızlı bir büyüme kaydetti.

sole

/soʊl/

(noun) ayak tabanı, taban, dil balığı;

(adjective) tek, yegane;

(verb) tabanlamak

Örnek:

He had a blister on the sole of his foot.
Ayak tabanında bir kabarcık vardı.

tailor

/ˈteɪ.lɚ/

(noun) terzi;

(verb) uyarlamak, terzi işi yapmak

Örnek:

I need to take my suit to the tailor for alterations.
Takım elbisemi tadilat için terziye götürmem gerekiyor.

virtual

/ˈvɝː.tʃu.əl/

(adjective) fiili, neredeyse, sanal

Örnek:

The meeting was a virtual disaster.
Toplantı neredeyse bir felaketti.

vision

/ˈvɪʒ.ən/

(noun) görme, görüş, vizyon

Örnek:

Her vision is excellent, even without glasses.
Görüşü gözlüksüz bile mükemmel.

witness

/ˈwɪt.nəs/

(noun) tanık, şahit, kanıt;

(verb) tanık olmak, şahit olmak, kanıtlamak

Örnek:

The police are looking for a witness to the robbery.
Polis soygunun bir tanığını arıyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren