Avatar of Vocabulary Set Ünite 10: Eko-Turizm

10. Sınıf İçinde Ünite 10: Eko-Turizm Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'10. Sınıf' içinde 'Ünite 10: Eko-Turizm' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

absorb

/əbˈsɔːrb/

(verb) emmek, soğurmak, özümsemek

Örnek:

Plants absorb carbon dioxide from the air.
Bitkiler havadan karbondioksit emer.

aware

/əˈwer/

(adjective) farkında, haberdar

Örnek:

Are you aware of the risks involved?
İlgili risklerin farkında mısınız?

brochure

/broʊˈʃʊr/

(noun) broşür, tanıtım kitapçığı

Örnek:

I picked up a travel brochure at the agency.
Seyahat acentesinden bir seyahat broşürü aldım.

craft

/kræft/

(noun) zanaat, el sanatı, tekne;

(verb) işlemek, oluşturmak

Örnek:

She enjoys various forms of craft, such as knitting and pottery.
Örgü ve çömlekçilik gibi çeşitli zanaat türlerinden hoşlanır.

crowd

/kraʊd/

(noun) kalabalık, halk, kitle;

(verb) doldurmak, kalabalık etmek, sıkıştırmak

Örnek:

A large crowd gathered to watch the parade.
Büyük bir kalabalık geçit törenini izlemek için toplandı.

culture

/ˈkʌl.tʃɚ/

(noun) kültür, yetiştirme;

(verb) kültürlemek, yetiştirmek

Örnek:

Japanese culture is rich in tradition.
Japon kültürü gelenekler açısından zengindir.

damage

/ˈdæm.ɪdʒ/

(noun) hasar, zarar, tazminat;

(verb) hasar vermek, zarar vermek

Örnek:

The storm caused extensive damage to the roof.
Fırtına çatıya büyük hasar verdi.

disturb

/dɪˈstɝːb/

(verb) rahatsız etmek, karıştırmak, endişelendirmek

Örnek:

Please don't disturb me while I'm working.
Lütfen çalışırken beni rahatsız etmeyin.

eco-friendly

/ˌiː.koʊˈfrend.li/

(adjective) çevre dostu, ekolojik

Örnek:

We should all try to use more eco-friendly products.
Hepimiz daha fazla çevre dostu ürün kullanmaya çalışmalıyız.

ecotourism

/ˈiː.koʊˌtʊr.ɪ.zəm/

(noun) ekoturizm

Örnek:

Many travelers are choosing ecotourism to experience nature responsibly.
Birçok gezgin, doğayı sorumlu bir şekilde deneyimlemek için ekoturizmi tercih ediyor.

explore

/ɪkˈsplɔːr/

(verb) keşfetmek, araştırmak, tartışmak

Örnek:

They set out to explore the Amazon rainforest.
Amazon yağmur ormanlarını keşfetmek için yola çıktılar.

field trip

/ˈfiːld trɪp/

(noun) gezi, alan gezisi

Örnek:

The class went on a field trip to the science museum.
Sınıf, bilim müzesine bir gezi düzenledi.

follow

/ˈfɑː.loʊ/

(verb) takip etmek, izlemek, uymak;

(noun) takipçi, ilgi alanı

Örnek:

The dog followed its owner everywhere.
Köpek sahibini her yere takip etti.

handmade

/ˌhændˈmeɪd/

(adjective) el yapımı, el işi

Örnek:

She bought a beautiful handmade rug from the market.
Pazardan güzel bir el yapımı halı aldı.

host

/hoʊst/

(noun) ev sahibi, çok sayıda, kalabalık;

(verb) ev sahipliği yapmak, sunmak, barındırmak

Örnek:

Our host greeted us warmly at the door.
Ev sahibimiz bizi kapıda sıcak bir şekilde karşıladı.

hunt

/hʌnt/

(verb) avlamak, avlanmak, aramak;

(noun) av, arama

Örnek:

They went out to hunt deer in the forest.
Ormanda geyik avlamaya gittiler.

impact

/ˈɪm.pækt/

(noun) çarpma, darbe, etki;

(verb) etkilemek, çarpmak, darbe vurmak

Örnek:

The impact of the car against the tree was severe.
Arabanın ağaca çarpma etkisi şiddetliydi.

knowingly

/ˈnoʊ.ɪŋ.li/

(adverb) bilerek, kasten, anlamlı bir şekilde

Örnek:

He knowingly violated the company's policy.
Şirket politikasını bilerek ihlal etti.

land-based

/ˈlænd.beɪst/

(adjective) kara tabanlı, karasal

Örnek:

The company is developing new land-based wind turbines.
Şirket yeni kara tabanlı rüzgar türbinleri geliştiriyor.

local

/ˈloʊ.kəl/

(adjective) yerel, mahalli, lokal;

(noun) yerel, yerli, yerel tren

Örnek:

The local bakery makes the best bread.
Yerel fırın en iyi ekmeği yapar.

mass

/mæs/

(noun) kütle, yığın, kitle;

(verb) toplanmak, yığılmak;

(adjective) kitlesel, genel

Örnek:

A huge mass of rock blocked the road.
Büyük bir kaya kütlesi yolu tıkadı.

packaging

/ˈpæk.ɪ.dʒɪŋ/

(noun) ambalaj, paketleme, ambalajlama

Örnek:

The fragile item was secured with bubble wrap packaging.
Kırılgan ürün, baloncuklu naylon ambalaj ile sabitlendi.

path

/pæθ/

(noun) patika, yol, rota;

(verb) yol açmak, patika oluşturmak

Örnek:

We followed the narrow path through the woods.
Ormanın içindeki dar patikayı takip ettik.

profit

/ˈprɑː.fɪt/

(noun) kar, kazanç, fayda;

(verb) kar etmek, kazanç sağlamak, fayda sağlamak

Örnek:

The company reported a significant profit this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir kar bildirdi.

protect

/prəˈtekt/

(verb) korumak, muhafaza etmek

Örnek:

The ozone layer protects us from harmful UV rays.
Ozon tabakası bizi zararlı UV ışınlarından korur.

responsible

/rɪˈspɑːn.sə.bəl/

(adjective) sorumlu, neden olan, güvenilir

Örnek:

You are responsible for your own actions.
Kendi eylemlerinizden siz sorumlusunuz.

smokeless

/ˈsmoʊk.ləs/

(adjective) dumansız

Örnek:

They installed a smokeless fireplace in their new home.
Yeni evlerine dumansız bir şömine kurdular.

souvenir

/ˌsuː.vəˈnɪr/

(noun) hatıra, hediyelik eşya

Örnek:

I bought a small statue as a souvenir of my trip to Paris.
Paris gezimin bir hatırası olarak küçük bir heykel aldım.

stalactite

/stə.ˈlæk.taɪt/

(noun) sarkıt

Örnek:

The cave was adorned with numerous glistening stalactites.
Mağara, sayısız parıldayan sarkıtla süslenmişti.

sunbathe

/ˈsʌn.beɪð/

(verb) güneşlenmek

Örnek:

She loves to sunbathe on the beach during her vacation.
Tatilinde sahilde güneşlenmeyi sever.

surfboard

/ˈsɝːf.bɔːrd/

(noun) sörf tahtası

Örnek:

He waxed his surfboard before heading to the beach.
Sahile gitmeden önce sörf tahtasını cilaladı.

surfing

/ˈsɝːfɪŋ/

(noun) sörf, dalga sörfü, gezinmek;

(verb) sörf yapan, gezinmekte olan

Örnek:

He loves surfing every weekend at the beach.
Her hafta sonu plajda sörf yapmayı sever.

trail

/treɪl/

(noun) patika, iz, eser;

(verb) takip etmek, izini sürmek, sürünmek

Örnek:

The hikers followed the narrow trail through the forest.
Yürüyüşçüler ormandaki dar patikayı takip ettiler.

up-close

/ˌʌpˈkloʊs/

(adjective) yakın çekim, yakından;

(adverb) yakından, yakın çekim

Örnek:

The photographer took an up-close shot of the flower.
Fotoğrafçı çiçeğin yakın çekim bir fotoğrafını çekti.

waste

/weɪst/

(noun) atık, çöp, israf;

(verb) israf etmek, boşa harcamak, erimek;

(adjective) çorak, boş

Örnek:

The factory produces a lot of chemical waste.
Fabrika çok fazla kimyasal atık üretiyor.

weave

/wiːv/

(verb) dokumak, örmek, bir araya getirmek;

(noun) dokuma, örgü

Örnek:

She learned to weave baskets from natural fibers.
Doğal liflerden sepet örmeyi öğrendi.

wetsuit

/ˈwet.suːt/

(noun) dalış elbisesi, neopren elbise

Örnek:

He zipped up his wetsuit before diving into the cold water.
Soğuk suya dalmadan önce dalış elbisesinin fermuarını çekti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren