Avatar of Vocabulary Set B2 - B Harfi

Oxford 3000 - B2 İçinde B2 - B Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - B2' içinde 'B2 - B Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

back

/bæk/

(noun) sırt, arka, geri;

(adverb) geri, arkaya, tekrar;

(adjective) arka;

(verb) geri gitmek, desteklemek, arka çıkmak

Örnek:

He lay on his back, looking up at the stars.
Sırtüstü uzanmış, yıldızlara bakıyordu.

bacteria

/bækˈtɪr.i.ə/

(plural noun) bakteri;

(noun) bakteri (tekil)

Örnek:

Wash your hands to remove bacteria.
Bakterileri temizlemek için ellerinizi yıkayın.

bar

/bɑːr/

(noun) çubuk, parmaklık, bar;

(verb) engellemek, yasaklamak, men etmek

Örnek:

He lifted the heavy iron bar.
Ağır demir çubuğu kaldırdı.

barrier

/ˈber.i.ɚ/

(noun) bariyer, engel, kısıtlama

Örnek:

The police set up a barrier to control the crowd.
Polis kalabalığı kontrol etmek için bir bariyer kurdu.

basically

/ˈbeɪ.sɪ.kəl.i/

(adverb) temelde, esas olarak, kısacası

Örnek:

Basically, we need to cut costs.
Temelde, maliyetleri düşürmemiz gerekiyor.

battle

/ˈbæt̬.əl/

(noun) savaş, muharebe, mücadele;

(verb) mücadele etmek, savaşmak

Örnek:

The army won a decisive battle.
Ordu belirleyici bir savaş kazandı.

bear

/ber/

(noun) ayı;

(verb) taşımak, dayanmak, doğurmak

Örnek:

A grizzly bear was spotted near the campsite.
Kamp alanının yakınında bir boz ayı görüldü.

beat

/biːt/

(verb) dövmek, vurmak, yenmek;

(noun) ritim, vuruş, atış;

(adjective) bitkin, yorgun

Örnek:

He was severely beaten by the attackers.
Saldırganlar tarafından ağır şekilde dövüldü.

beg

/beɡ/

(verb) yalvarmak, dilenmek

Örnek:

She had to beg for forgiveness.
Af dilemek için yalvarmak zorunda kaldı.

being

/ˈbiː.ɪŋ/

(noun) varoluş, varlık, insan;

(verb) olmak, yapılmakta olan

Örnek:

The very being of the universe is a mystery.
Evrenin varoluşu bir gizemdir.

bent

/bent/

(adjective) eğik, bükülmüş, kararlı;

(noun) eğilim, yetenek;

(past tense) eğdi, büküldü

Örnek:

The old man walked with a bent back.
Yaşlı adam eğik bir sırtla yürüdü.

bet

/bet/

(noun) bahis;

(verb) bahis yapmak, emin olmak, güvenmek

Örnek:

He placed a large bet on the horse race.
At yarışına büyük bir bahis oynadı.

beyond

/biˈjɑːnd/

(preposition) ötesinde, dışında, sonra;

(adverb) öteye, daha öteye;

(noun) öteki dünya, ahiret

Örnek:

The village is just beyond the hills.
Köy, tepelerin hemen ötesinde.

bill

/bɪl/

(noun) fatura, hesap, yasa tasarısı;

(verb) fatura kesmek, hesap çıkarmak, tanıtmak

Örnek:

Can I have the bill, please?
Hesabı alabilir miyim, lütfen?

bitter

/ˈbɪt̬.ɚ/

(adjective) acı, buruk, zor

Örnek:

The coffee was very bitter without sugar.
Kahve şekersiz çok acıydı.

blame

/bleɪm/

(noun) suç, sorumluluk;

(verb) suçlamak, kabahat bulmak

Örnek:

She took all the blame for the mistake.
Hatadan dolayı tüm suçu üstlendi.

blind

/blaɪnd/

(adjective) kör, farkında olmayan;

(verb) kör etmek, gözünü almak, yanıltmak;

(noun) perde, panjur

Örnek:

She has been blind since birth.
Doğuştan kör.

bond

/bɑːnd/

(noun) bağ, fular, ilişki;

(verb) bağlamak, yapıştırmak, bağ kurmak

Örnek:

The prisoner was held by a strong bond.
Mahkum güçlü bir bağ ile tutuluyordu.

border

/ˈbɔːr.dɚ/

(noun) sınır, kenar, çerçeve;

(verb) sınırlandırmak, çevrelemek

Örnek:

The river forms a natural border between the two nations.
Nehir, iki ülke arasında doğal bir sınır oluşturur.

breast

/brest/

(noun) meme, göğüs;

(verb) göğüslemek, aşmak

Örnek:

The baby nursed from its mother's breast.
Bebek annesinin göğsünden emdi.

brief

/briːf/

(adjective) kısa, öz, özlü;

(noun) brifing, talimat, özet;

(verb) bilgi vermek, brifing vermek

Örnek:

We had a brief chat before the meeting.
Toplantıdan önce kısa bir sohbet ettik.

broad

/brɑːd/

(adjective) geniş, kapsamlı;

(noun) kadın

Örnek:

The river was very broad at this point.
Nehir bu noktada çok genişti.

broadcast

/ˈbrɑːd.kæst/

(verb) yayınlamak, duyurmak, yaymak;

(noun) yayın, program

Örnek:

The BBC will broadcast the match live.
BBC maçı canlı yayınlayacak.

budget

/ˈbʌdʒ.ɪt/

(noun) bütçe, harcama tahmini, kaynak;

(verb) bütçelemek, harcama planlamak;

(adjective) uygun fiyatlı, ekonomik

Örnek:

We need to create a detailed budget for the upcoming project.
Yaklaşan proje için detaylı bir bütçe oluşturmamız gerekiyor.

bullet

/ˈbʊl.ɪt/

(noun) mermi, kurşun, madde işareti;

(verb) kurşun gibi gitmek, hızla ilerlemek

Örnek:

The detective found a spent bullet casing at the crime scene.
Dedektif olay yerinde kullanılmış bir mermi kovanı buldu.

bunch

/bʌntʃ/

(noun) salkım, demet, küme;

(verb) toplanmak, büzmek, sıkmak

Örnek:

She bought a bunch of grapes.
Bir salkım üzüm aldı.

burn

/bɝːn/

(verb) yanmak, yakmak, ateşle yok etmek;

(noun) yanık, yanma, yakma

Örnek:

The wood burned brightly in the fireplace.
Odun şöminede parlak bir şekilde yandı.

bush

/bʊʃ/

(noun) çalı, bodur ağaç

Örnek:

The bird built its nest in the rose bush.
Kuş yuvasını gül çalısının içine yaptı.

but

/bʌt/

(conjunction) ama, fakat, başka;

(preposition) hariç, dışında;

(adverb) sadece, yalnızca;

(noun) ama, itiraz

Örnek:

He is small, but strong.
Küçük ama güçlü.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren