Avatar of Vocabulary Set C1 - Bilimin Sınırı Yoktur!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Bilimin Sınırı Yoktur! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Bilimin Sınırı Yoktur!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

atomic

/əˈtɑː.mɪk/

(adjective) atomik, atomla ilgili, çok küçük

Örnek:

The scientist studied the atomic structure of the element.
Bilim adamı elementin atomik yapısını inceledi.

nucleus

/ˈnuː.kli.əs/

(noun) çekirdek, merkez

Örnek:

The family forms the nucleus of society.
Aile, toplumun çekirdeğini oluşturur.

bond

/bɑːnd/

(noun) bağ, fular, ilişki;

(verb) bağlamak, yapıştırmak, bağ kurmak

Örnek:

The prisoner was held by a strong bond.
Mahkum güçlü bir bağ ile tutuluyordu.

charge

/tʃɑːrdʒ/

(verb) ücret almak, fiyat biçmek, suçlamak;

(noun) ücret, masraf, suçlama

Örnek:

The restaurant charged us for water we didn't order.
Restoran sipariş etmediğimiz su için bize ücret kesti.

density

/ˈden.sə.t̬i/

(noun) yoğunluk, kütle yoğunluğu

Örnek:

The population density in the city center is very high.
Şehir merkezindeki nüfus yoğunluğu çok yüksek.

gravity

/ˈɡræv.ə.t̬i/

(noun) yerçekimi, gravite, ciddiyet

Örnek:

The apple fell from the tree due to gravity.
Elma yerçekimi nedeniyle ağaçtan düştü.

particle

/ˈpɑːr.t̬ə.kəl/

(noun) parçacık, zerre, atom altı parçacık;

(particle) edat, bağlaç

Örnek:

There wasn't a particle of dust in the room.
Odada bir zerre bile toz yoktu.

property

/ˈprɑː.pɚ.t̬i/

(noun) mülk, mal, gayrimenkul

Örnek:

The house is my personal property.
Ev benim kişisel mülküm.

instinct

/ˈɪn.stɪŋkt/

(noun) içgüdü, sezgi, içgörü

Örnek:

Birds build nests by instinct.
Kuşlar yuvalarını içgüdüsel olarak yapar.

metabolism

/məˈtæb.əl.ɪ.zəm/

(noun) metabolizma

Örnek:

Exercise can boost your metabolism.
Egzersiz metabolizmanızı hızlandırabilir.

evolutionary

/ˌiː.vəˈluː.ʃən.er.i/

(adjective) evrimsel

Örnek:

The study focused on the evolutionary changes in species over time.
Çalışma, türlerde zamanla meydana gelen evrimsel değişikliklere odaklandı.

organic

/ɔːrˈɡæn.ɪk/

(adjective) organik, doğal

Örnek:

We only buy organic vegetables.
Sadece organik sebzeler alıyoruz.

evolution

/ˌiː.vəˈluː.ʃən/

(noun) evrim, gelişim

Örnek:

The evolution of humans from apes is a widely accepted scientific theory.
İnsanların maymunlardan evrimi, geniş çapta kabul gören bir bilimsel teoridir.

genome

/ˈdʒiː.noʊm/

(noun) genom

Örnek:

Scientists are working to map the human genome.
Bilim insanları insan genomunu haritalamak için çalışıyor.

mutation

/mjuːˈteɪ.ʃən/

(noun) mutasyon, değişim, genetik değişim

Örnek:

The virus underwent a rapid mutation.
Virüs hızlı bir mutasyon geçirdi.

embryo

/ˈem.bri.oʊ/

(noun) embriyo, cenin, başlangıç aşaması

Örnek:

The doctor explained the development of the embryo.
Doktor embriyonun gelişimini açıkladı.

hybrid

/ˈhaɪ.brɪd/

(noun) hibrit, melez;

(adjective) hibrit, melez

Örnek:

The new car is a hybrid, running on both gasoline and electricity.
Yeni araba bir hibrit, hem benzinle hem de elektrikle çalışıyor.

clone

/kloʊn/

(noun) klon, kopyası;

(verb) klonlamak, kopyalamak

Örnek:

Scientists successfully created a clone of the sheep.
Bilim insanları koyunun bir klonunu başarıyla yarattı.

reproduce

/ˌriː.prəˈduːs/

(verb) yeniden üretmek, kopyalamak, çoğalmak

Örnek:

The artist tried to reproduce the colors of the sunset.
Sanatçı gün batımının renklerini yeniden üretmeye çalıştı.

stimulus

/ˈstɪm.jə.ləs/

(noun) uyarıcı, teşvik, motivasyon

Örnek:

Light is a stimulus for the eyes.
Işık, gözler için bir uyarıcıdır.

synthesis

/ˈsɪn.θə.sɪs/

(noun) sentez, birleşim, harmanlama

Örnek:

The report provides a synthesis of the research findings.
Rapor, araştırma bulgularının bir sentezini sunmaktadır.

accelerate

/ekˈsel.ɚ.eɪt/

(verb) hızlanmak, hızlandırmak, çabuklaştırmak

Örnek:

The car began to accelerate as it entered the highway.
Araba otoyola girer girmez hızlanmaya başladı.

dissolve

/dɪˈzɑːlv/

(verb) çözmek, çözünmek, feshetmek

Örnek:

Sugar dissolves in water.
Şeker suda çözünür.

acid

/ˈæs.ɪd/

(noun) asit;

(adjective) asitli, ekşi

Örnek:

Sulfuric acid is a strong corrosive substance.
Sülfürik asit güçlü bir aşındırıcı maddedir.

aluminum

/əˈluː.mə.nəm/

(noun) alüminyum

Örnek:

Most soda cans are made of aluminum.
Çoğu gazlı içecek kutusu alüminyumdan yapılmıştır.

copper

/ˈkɑː.pɚ/

(noun) bakır, bakır rengi, polis;

(verb) bakırla kaplamak, bakırlamak;

(adjective) bakır, bakır rengi

Örnek:

Electrical wires are often made of copper.
Elektrik telleri genellikle bakırdan yapılır.

lead

/liːd/

(noun) öncülük, örnek, liderlik;

(verb) yol göstermek, liderlik etmek, yönetmek

Örnek:

She took the lead in organizing the event.
Etkinliği düzenlemede öncülük etti.

conductor

/kənˈdʌk.tɚ/

(noun) orkestra şefi, iletken, muavin

Örnek:

The conductor raised his baton, and the orchestra began to play.
Şef batonunu kaldırdı ve orkestra çalmaya başladı.

crystal

/ˈkrɪs.təl/

(noun) kristal, kristal cam;

(adjective) berrak, şeffaf

Örnek:

The chandelier was adorned with sparkling crystals.
Avize pırıl pırıl kristallerle süslenmişti.

gunpowder

/ˈɡʌnˌpaʊ.dɚ/

(noun) barut

Örnek:

The ancient Chinese invented gunpowder.
Eski Çinliler barutu icat etti.

dynamite

/ˈdaɪ.nə.maɪt/

(noun) dinamit, çok etkili şey;

(verb) dinamitlemek, havaya uçurmak

Örnek:

The engineers used dynamite to clear the rockslide.
Mühendisler kaya düşmesini temizlemek için dinamit kullandılar.

composition

/ˌkɑːm.pəˈzɪʃ.ən/

(noun) bileşim, yapı, beste

Örnek:

The composition of the soil affects plant growth.
Toprağın bileşimi bitki büyümesini etkiler.

emit

/iˈmɪt/

(verb) yaymak, salmak, çıkarmak

Örnek:

The sun emits light and heat.
Güneş ışık ve ısı yayar.

ray

/reɪ/

(noun) ışın, huzme, ışık;

(verb) ışın saçmak, yaymak

Örnek:

A ray of sunlight pierced through the clouds.
Bir ışık huzmesi bulutların arasından süzüldü.

laser

/ˈleɪ.zɚ/

(noun) lazer;

(verb) lazerle nişan almak, lazerlemek

Örnek:

The surgeon used a laser to perform the delicate operation.
Cerrah hassas ameliyatı yapmak için bir lazer kullandı.

magnet

/ˈmæɡ.nət/

(noun) mıknatıs, çekim merkezi

Örnek:

The refrigerator door has a strong magnet.
Buzdolabı kapağında güçlü bir mıknatıs var.

thermal

/ˈθɝː.məl/

(adjective) termal, ısı, ısı yalıtımlı;

(noun) termal, sıcak hava akımı

Örnek:

The house has excellent thermal insulation.
Ev mükemmel termal yalıtıma sahip.

compress

/kəmˈpres/

(verb) sıkıştırmak, küçültmek, bastırmak;

(noun) kompres, sargı

Örnek:

The machine can compress large bales of hay.
Makine büyük saman balyalarını sıkıştırabilir.

generator

/ˈdʒen.ər.eɪ.t̬ɚ/

(noun) jeneratör, üreteç, üretici

Örnek:

The power went out, so we had to start the generator.
Elektrik kesildi, bu yüzden jeneratörü çalıştırmak zorunda kaldık.

evaporate

/ɪˈvæp.ə.reɪt/

(verb) buharlaşmak, uçmak, tükenmek

Örnek:

The water will evaporate quickly in the sun.
Su güneşte hızla buharlaşacak.

vacuum

/ˈvæk.juːm/

(noun) vakum, boşluk, elektrik süpürgesi;

(verb) süpürmek

Örnek:

Scientists created a near-perfect vacuum in the lab.
Bilim insanları laboratuvarda neredeyse mükemmel bir vakum oluşturdular.

infinite

/ˈɪn.fə.nət/

(adjective) sonsuz, sınırsız;

(noun) sonsuzluk, sınırsızlık

Örnek:

The universe is vast and possibly infinite.
Evren çok büyük ve muhtemelen sonsuzdur.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren