Avatar of Vocabulary Set C1 - Politika Mümkün Olanın Sanatıdır!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Politika Mümkün Olanın Sanatıdır! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Politika Mümkün Olanın Sanatıdır!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

lobby

/ˈlɑː.bi/

(noun) lobi, çıkar grubu, bekleme salonu;

(verb) lobi yapmak, etkilemek

Örnek:

The gun lobby is very powerful in this country.
Silah lobisi bu ülkede çok güçlü.

reform

/rɪˈfɔːrm/

(noun) reform, iyileştirme;

(verb) reform yapmak, iyileştirmek, ıslah etmek

Örnek:

The government promised significant reform in the education system.
Hükümet eğitim sisteminde önemli reform sözü verdi.

diplomatic

/ˌdɪp.ləˈmæt̬.ɪk/

(adjective) diplomatik, nazik, incelikli

Örnek:

The ambassador handled the crisis with great diplomatic skill.
Büyükelçi krizi büyük bir diplomatik beceriyle ele aldı.

sovereign

/ˈsɑːv.rən/

(noun) hükümdar, egemen;

(adjective) egemen, yüce, etkili

Örnek:

The sovereign addressed the nation on a matter of great importance.
Hükümdar, büyük önem taşıyan bir konuda ulusa seslendi.

radical

/ˈræd.ɪ.kəl/

(adjective) radikal, köklü, esaslı;

(noun) radikal, aşırı uç, devrimci

Örnek:

The company underwent a radical transformation.
Şirket radikal bir dönüşüm geçirdi.

activism

/ˈæk.tɪ.vɪ.zəm/

(noun) aktivizm

Örnek:

Her activism led to significant changes in environmental policy.
Aktivizmi, çevre politikasında önemli değişikliklere yol açtı.

activist

/ˈæk.tə.vɪst/

(noun) aktivist

Örnek:

She is a well-known environmental activist.
O, tanınmış bir çevre aktivistidir.

ambassador

/æmˈbæs.ə.dɚ/

(noun) büyükelçi, elçi, temsilci

Örnek:

The ambassador presented his credentials to the President.
Büyükelçi güven mektubunu Cumhurbaşkanına sundu.

dictator

/ˈdɪk.teɪ.t̬ɚ/

(noun) diktatör

Örnek:

The country was ruled by a ruthless dictator for decades.
Ülke on yıllarca acımasız bir diktatör tarafından yönetildi.

policymaker

/ˈpɑl·ə·siˌmeɪ·kər/

(noun) politika yapıcı, karar verici

Örnek:

The new economic reforms were introduced by key policymakers.
Yeni ekonomik reformlar kilit politika yapıcılar tarafından tanıtıldı.

propaganda

/ˌprɑː.pəˈɡæn.də/

(noun) propaganda

Örnek:

The government used state-controlled media to spread its propaganda.
Hükümet, propagandasını yaymak için devlet kontrolündeki medyayı kullandı.

autonomy

/ɑːˈtɑː.nə.mi/

(noun) özerklik, kendi kendini yönetme, bağımsızlık

Örnek:

The region was granted full autonomy.
Bölgeye tam özerklik verildi.

constitution

/ˌkɑːn.stəˈtuː.ʃən/

(noun) anayasa, kuruluş, yapı

Örnek:

The country adopted a new constitution after the revolution.
Ülke devrimden sonra yeni bir anayasa kabul etti.

legislation

/ˌledʒ.əˈsleɪ.ʃən/

(noun) yasama, kanunlar, kanun yapma

Örnek:

New legislation was passed to protect the environment.
Çevreyi korumak için yeni yasalar çıkarıldı.

mandate

/ˈmæn.deɪt/

(noun) yetki, talimat;

(verb) yetkilendirmek, görevlendirmek

Örnek:

The government received a clear mandate from the people.
Hükümet halktan açık bir yetki aldı.

bureaucracy

/bjʊˈrɑː.krə.si/

(noun) bürokrasi, bürokratik yapı, idari teşkilat

Örnek:

The project was delayed due to excessive bureaucracy.
Proje aşırı bürokrasi nedeniyle gecikti.

cabinet

/ˈkæb.ən.ət/

(noun) dolap, vitrin, kabine

Örnek:

She keeps her dishes in the kitchen cabinet.
Bulaşıklarını mutfak dolabında tutar.

commerce

/ˈkɑː.mɝːs/

(noun) ticaret, iş

Örnek:

International commerce has increased significantly.
Uluslararası ticaret önemli ölçüde arttı.

free trade

/ˌfriː ˈtreɪd/

(noun) serbest ticaret

Örnek:

The two countries signed a free trade agreement.
İki ülke bir serbest ticaret anlaşması imzaladı.

poll

/poʊl/

(noun) anket, kamuoyu yoklaması, oylama;

(verb) anket yapmak, kamuoyu yoklamak, oy almak

Örnek:

A recent poll shows that public support for the new policy is declining.
Son anket, yeni politikaya halk desteğinin azaldığını gösteriyor.

alliance

/əˈlaɪ.əns/

(noun) ittifak, birlik

Örnek:

The two countries formed a military alliance.
İki ülke askeri bir ittifak kurdu.

ally

/ˈæl.aɪ/

(noun) müttefik, destekçi;

(verb) ittifak kurmak, birleşmek

Örnek:

During the war, several nations formed an ally against the common enemy.
Savaş sırasında, birkaç ulus ortak düşmana karşı bir müttefik oluşturdu.

coalition

/koʊ.əˈlɪʃ.ən/

(noun) koalisyon, ittifak

Örnek:

The two parties formed a coalition government.
İki parti bir koalisyon hükümeti kurdu.

coup

/kuː/

(noun) darbe, hükümet darbesi, başarı

Örnek:

The military staged a coup, overthrowing the elected government.
Ordu, seçilmiş hükümeti devirerek bir darbe yaptı.

exile

/ˈek.saɪl/

(noun) sürgün, gurbet, gurbetçi;

(verb) sürgün etmek, kovmak

Örnek:

He lived in exile for twenty years.
Yirmi yıl sürgünde yaşadı.

wing

/wɪŋ/

(noun) kanat, bölüm, fraksiyon;

(verb) kanat takmak, kanadından vurmak, doğaçlama yapmak

Örnek:

The bird flapped its wings and soared into the sky.
Kuş kanatlarını çırptı ve gökyüzüne yükseldi.

treaty

/ˈtriː.t̬i/

(noun) antlaşma, sözleşme

Örnek:

The two nations signed a peace treaty.
İki ülke bir barış antlaşması imzaladı.

capitalism

/ˈkæp.ə.t̬əl.ɪ.zəm/

(noun) kapitalizm

Örnek:

Many argue that capitalism promotes innovation and economic growth.
Birçok kişi kapitalizmin yeniliği ve ekonomik büyümeyi teşvik ettiğini savunuyor.

communism

/ˈkɑː.mjə.nɪ.zəm/

(noun) komünizm

Örnek:

The fall of the Berlin Wall symbolized the decline of communism in Eastern Europe.
Berlin Duvarı'nın yıkılışı, Doğu Avrupa'da komünizmin gerilemesini simgeledi.

extremism

/ɪkˈstriː.mɪ.zəm/

(noun) aşırıcılık, ekstremizm

Örnek:

The government is committed to combating all forms of extremism.
Hükümet, aşırıcılığın her türlüsüyle mücadele etmeye kararlıdır.

fascism

/ˈfæʃ.ɪ.zəm/

(noun) faşizm

Örnek:

The rise of fascism in the 20th century led to devastating wars.
20. yüzyılda faşizmin yükselişi yıkıcı savaşlara yol açtı.

federalism

/ˈfed.ɚ.əl.ɪ.zəm/

(noun) federalizm

Örnek:

The country adopted federalism to balance regional autonomy with national unity.
Ülke, bölgesel özerkliği ulusal birlikle dengelemek için federalizmi benimsedi.

globalism

/ˈɡloʊ.bəl.ɪ.zəm/

(noun) küreselleşme, globalizm

Örnek:

The rise of globalism has led to increased interconnectedness among nations.
Küreselleşmenin yükselişi, uluslar arasında artan bir bağlantıya yol açmıştır.

liberalism

/ˈlɪb.ər.əl.ɪ.zəm/

(noun) liberalizm, sosyal liberalizm

Örnek:

The rise of liberalism in the 18th century challenged traditional monarchies.
18. yüzyılda liberalizmin yükselişi geleneksel monarşileri zorladı.

socialism

/ˈsoʊ.ʃəl.ɪ.zəm/

(noun) sosyalizm

Örnek:

Many countries have adopted elements of socialism in their economic policies.
Birçok ülke ekonomik politikalarında sosyalizm unsurlarını benimsemiştir.

administrative

/ædˈmɪn.ɪˌstreɪ.t̬ɪv/

(adjective) idari, yönetimsel

Örnek:

She handles all the administrative tasks in the office.
Ofisteki tüm idari işleri o halleder.

congressional

/kəŋˈɡreʃ.ən.əl/

(adjective) kongreye ait, parlamenter

Örnek:

The committee held a congressional hearing on the new bill.
Komite, yeni yasa tasarısı hakkında bir kongre duruşması düzenledi.

constitutional

/ˌkɑːn.stəˈtuː.ʃən.əl/

(adjective) anayasal, bünyesel, doğuştan

Örnek:

The new law is subject to constitutional review.
Yeni yasa anayasal incelemeye tabidir.

electoral

/iˈlek.tɚ.əl/

(adjective) seçim

Örnek:

The country is preparing for a major electoral reform.
Ülke büyük bir seçim reformuna hazırlanıyor.

interim

/ˈɪn.t̬ɚ.ɪm/

(noun) bu arada, geçici süre;

(adjective) geçici, ara

Örnek:

In the interim, we will continue with the current plan.
Bu arada, mevcut plana devam edeceğiz.

protocol

/ˈproʊ.t̬ə.kɑːl/

(noun) protokol, kurallar, tören;

(verb) protokol altına almak, protokol yayınlamak

Örnek:

The diplomats followed strict protocol during the negotiations.
Diplomatlar müzakereler sırasında katı protokole uydular.

table

/ˈteɪ.bəl/

(noun) masa, tablo, liste;

(verb) ertelemek, gündeme getirmek

Örnek:

We gathered around the kitchen table for dinner.
Akşam yemeği için mutfak masasının etrafında toplandık.

entourage

/ˌɑːn.tuːˈrɑːʒ/

(noun) maiyt, çevre, refakatçiler

Örnek:

The celebrity arrived with her full entourage.
Ünlü, tüm maiytiyle birlikte geldi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren