Avatar of Vocabulary Set C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 2)

C1 Seviyesi İçinde C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 2) Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Fiillerinizi Bilin! (Bölüm 2)' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

applaud

/əˈplɑːd/

(verb) alkışlamak, takdir etmek

Örnek:

The audience began to applaud loudly after the performance.
Seyirciler gösteriden sonra yüksek sesle alkışlamaya başladı.

bat

/bæt/

(noun) yarasa, sopa, beyzbol sopası;

(verb) vurmak, kırpmak, çırpmak

Örnek:

A bat flew out of the cave at dusk.
Alacakaranlıkta mağaradan bir yarasa uçtu.

glance

/ɡlæns/

(verb) göz atmak, bakıvermek;

(noun) bakış, göz atma

Örnek:

She glanced at her watch.
Saatına göz attı.

spy

/spaɪ/

(noun) casus, ajan;

(verb) casusluk yapmak, gözetlemek, fark etmek

Örnek:

The government arrested a foreign spy.
Hükümet yabancı bir casusu tutukladı.

articulate

/ɑːrˈtɪk.jə.lət/

(adjective) açık sözlü, anlaşılır;

(verb) ifade etmek, telaffuz etmek, eklem yapmak

Örnek:

She is a very articulate speaker.
Çok açık sözlü bir konuşmacıdır.

bind

/baɪnd/

(verb) bağlamak, sarmak, yükümlülük altına sokmak;

(noun) çıkmaz, zor durum

Örnek:

She used a rope to bind the logs together.
Kütükleri birbirine bağlamak için ip kullandı.

cling

/klɪŋ/

(verb) tutunmak, yapışmak, bağlı kalmak

Örnek:

The child continued to cling to his mother's leg.
Çocuk annesinin bacağına tutunmaya devam etti.

craft

/kræft/

(noun) zanaat, el sanatı, tekne;

(verb) işlemek, oluşturmak

Örnek:

She enjoys various forms of craft, such as knitting and pottery.
Örgü ve çömlekçilik gibi çeşitli zanaat türlerinden hoşlanır.

creep

/kriːp/

(verb) sürünmek, gizlice ilerlemek, yayılmak;

(noun) sürüngen, iğrenç tip

Örnek:

The cat crept silently towards the bird.
Kedi sessizce kuşa doğru süründü.

circulate

/ˈsɝː.kjə.leɪt/

(verb) dolaşmak, sirküle etmek, yayılmak

Örnek:

Blood circulates through the body.
Kan vücutta dolaşır.

descend

/dɪˈsend/

(verb) inmek, alçalmak, soyundan gelmek

Örnek:

The aircraft began to descend.
Uçak alçalmaya başladı.

divert

/dɪˈvɝːt/

(verb) yönlendirmek, saptırmak, dikkatini dağıtmak

Örnek:

The police diverted traffic away from the accident site.
Polis, trafiği kaza yerinden yönlendirdi.

exert

/ɪɡˈzɝːt/

(verb) uygulamak, sarf etmek, kullanmak

Örnek:

He had to exert all his strength to lift the heavy box.
Ağır kutuyu kaldırmak için tüm gücünü sarf etmek zorunda kaldı.

filter

/ˈfɪl.tɚ/

(noun) filtre;

(verb) filtrelemek, elemek

Örnek:

The coffee machine has a built-in filter.
Kahve makinesinde dahili bir filtre bulunur.

forge

/fɔːrdʒ/

(verb) dövmek, şekillendirmek, sahtesini yapmak;

(noun) demirci atölyesi, dövmehane

Örnek:

The blacksmith will forge the iron into a sword.
Demirci demiri kılıç haline getirecek.

grasp

/ɡræsp/

(noun) kavrama, tutuş, kavrayış;

(verb) kavramak, tutmak, anlamak

Örnek:

He released his grasp on the rope.
İpin üzerindeki kavrayışını gevşetti.

grip

/ɡrɪp/

(noun) tutuş, kavrama, kontrol;

(verb) kavramak, tutmak, etkilemek

Örnek:

He lost his grip on the rope and fell.
İpe olan tutuşunu kaybetti ve düştü.

preside

/prɪˈzaɪd/

(verb) başkanlık etmek, yönetmek

Örnek:

The vice president will preside over the meeting.
Başkan yardımcısı toplantıya başkanlık edecek.

resemble

/rɪˈzem.bəl/

(verb) benzemek, andırmak

Örnek:

She resembles her mother.
Annesine benziyor.

simulate

/ˈsɪm.jə.leɪt/

(verb) simüle etmek, taklit etmek, numara yapmak

Örnek:

The software can simulate various weather conditions.
Yazılım çeşitli hava koşullarını simüle edebilir.

slam

/slæm/

(verb) çarpmak, şiddetle kapatmak, sertçe koymak;

(noun) çarpma, şiddetli ses, şiir yarışması

Örnek:

She slammed the door shut behind her.
Kapıyı arkasından çarptı.

stun

/stʌn/

(verb) sersemletmek, şaşırtmak, hayrete düşürmek;

(noun) sersemlik, şaşkınlık

Örnek:

The boxer delivered a powerful punch that stunned his opponent.
Boksör, rakibini sersemleten güçlü bir yumruk attı.

unify

/ˈjuː.nə.faɪ/

(verb) birleştirmek, tek tipleştirmek

Örnek:

The goal is to unify the different departments into one cohesive team.
Amaç, farklı departmanları tek bir uyumlu ekipte birleştirmektir.

utilize

/ˈjuː.t̬əl.aɪz/

(verb) kullanmak, yararlanmak, faydalanmak

Örnek:

The company decided to utilize new technology to improve efficiency.
Şirket, verimliliği artırmak için yeni teknolojiyi kullanmaya karar verdi.

tempt

/tempt/

(verb) cezbetmek, ayartmak, baştan çıkarmak

Örnek:

The offer of a higher salary might tempt her to leave her current job.
Daha yüksek maaş teklifi onu mevcut işinden ayrılmaya ikna edebilir.

vanish

/ˈvæn.ɪʃ/

(verb) kaybolmak, yok olmak

Örnek:

The magician made the rabbit vanish.
Sihirbaz tavşanı yok etti.

weave

/wiːv/

(verb) dokumak, örmek, bir araya getirmek;

(noun) dokuma, örgü

Örnek:

She learned to weave baskets from natural fibers.
Doğal liflerden sepet örmeyi öğrendi.

yield

/jiːld/

(verb) üretmek, vermek, sağlamak;

(noun) verim, ürün, getiri

Örnek:

The apple trees yielded a bountiful harvest this year.
Elma ağaçları bu yıl bol ürün verdi.

regain

/rɪˈɡeɪn/

(verb) geri kazanmak, yeniden elde etmek

Örnek:

She worked hard to regain her strength after the illness.
Hastalık sonrası gücünü geri kazanmak için çok çalıştı.

pioneer

/ˌpaɪəˈnɪr/

(noun) öncü, kaşif;

(verb) öncülük etmek, başlatmak

Örnek:

The early pioneers faced many hardships on their journey west.
İlk öncüler batıya yolculuklarında birçok zorlukla karşılaştılar.

enrich

/ɪnˈrɪtʃ/

(verb) zenginleştirmek, geliştirmek, zengin etmek

Örnek:

Reading books can greatly enrich your vocabulary.
Kitap okumak kelime dağarcığınızı büyük ölçüde zenginleştirebilir.

notify

/ˈnoʊ.t̬ə.faɪ/

(verb) bildirmek, haber vermek, duyurmak

Örnek:

Please notify us if you change your address.
Adresinizi değiştirirseniz lütfen bize bildirin.

maximize

/ˈmæk.sə.maɪz/

(verb) maksimize etmek, en üst düzeye çıkarmak

Örnek:

We need to maximize our profits this quarter.
Bu çeyrekte kârımızı maksimize etmemiz gerekiyor.

minimize

/ˈmɪn.ə.maɪz/

(verb) minimize etmek, azaltmak, küçümsemek

Örnek:

We need to minimize the risks involved in this project.
Bu projedeki riskleri minimize etmemiz gerekiyor.

log

/lɑːɡ/

(noun) kütük, tomruk, kayıt;

(verb) kaydetmek, günlüğe yazmak, katetmek

Örnek:

We used a large log to sit on by the campfire.
Kamp ateşinin yanında oturmak için büyük bir kütük kullandık.

insult

/ˈɪn.sʌlt/

(noun) hakaret, aşağılama;

(verb) hakaret etmek, aşağılamak

Örnek:

His comments were a direct insult to her intelligence.
Yorumları onun zekasına doğrudan bir hakaretti.

confine

/kənˈfaɪn/

(verb) sınırlamak, hapsetmek, kısıtlamak

Örnek:

The patient was confined to bed.
Hasta yatağa bağlıydı.

imprison

/ɪmˈprɪz.ən/

(verb) hapsetmek, cezalandırmak

Örnek:

The government decided to imprison the political dissidents.
Hükümet siyasi muhalifleri hapsetmeye karar verdi.

drown

/draʊn/

(verb) boğulmak, boğmak, sular altında bırakmak

Örnek:

He almost drowned when his boat capsized.
Teknesi alabora olunca neredeyse boğuluyordu.

dispose

/dɪˈspoʊz/

(verb) elden çıkarmak, bertaraf etmek, yöneltmek

Örnek:

The company needs to dispose of its old equipment.
Şirket eski ekipmanlarını elden çıkarmalı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren