Avatar of Vocabulary Set Sağlık ve Hastalığı Tanımlama

Sağlık İçinde Sağlık ve Hastalığı Tanımlama Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sağlık' içinde 'Sağlık ve Hastalığı Tanımlama' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

autoimmune

/ˌɑː.t̬oʊ.ɪˈmjuːn/

(adjective) otoimmün

Örnek:

She suffers from an autoimmune disease that affects her joints.
Eklemlerini etkileyen bir otoimmün hastalığı var.

communicable

/kəˈmjuː.nə.kə.bəl/

(adjective) bulaşıcı, iletişim kurulabilir

Örnek:

The disease is highly communicable.
Hastalık oldukça bulaşıcı.

chronic

/ˈkrɑː.nɪk/

(adjective) kronik, sürekli, alışkanlık haline gelmiş

Örnek:

She suffers from chronic back pain.
Kronik sırt ağrısı çekiyor.

catching

/ˈkætʃ.ɪŋ/

(noun) yakalama, tutma;

(adjective) bulaşıcı, çekici

Örnek:

The outfielder made a spectacular catching of the ball.
Dış saha oyuncusu topu muhteşem bir şekilde yakaladı.

benign

/bɪˈnaɪn/

(adjective) iyi huylu, nazik

Örnek:

He has a benign smile.
İyi huylu bir gülümsemesi var.

autistic

/ɑːˈtɪs.tɪk/

(adjective) otistik

Örnek:

She works with autistic children to help them develop social skills.
Otistik çocuklarla sosyal becerilerini geliştirmelerine yardımcı olmak için çalışıyor.

asymptomatic

/ˌeɪ.sɪmp.təˈmæt̬.ɪk/

(adjective) asemptomatik, belirtisiz

Örnek:

Many people infected with the virus remain asymptomatic.
Virüsle enfekte olan birçok kişi asemptomatik kalır.

congenital

/kənˈdʒen.ə.t̬əl/

(adjective) doğuştan, fıtri

Örnek:

She was born with a congenital heart defect.
Doğuştan kalp rahatsızlığıyla doğdu.

contagious

/kənˈteɪ.dʒəs/

(adjective) bulaşıcı

Örnek:

The flu is highly contagious.
Grip çok bulaşıcıdır.

degenerative

/dɪˈdʒen.ə.rə.t̬ɪv/

(adjective) dejeneratif

Örnek:

Osteoarthritis is a common degenerative joint disease.
Osteoartrit yaygın bir dejeneratif eklem hastalığıdır.

febrile

/ˈfeb.rɪl/

(adjective) ateşli, heyecanlı

Örnek:

The patient was admitted with a febrile illness.
Hasta ateşli bir hastalıkla hastaneye yatırıldı.

incurable

/ɪnˈkjʊr.ə.bəl/

(adjective) tedavisi olmayan, iyileşmez

Örnek:

He has an incurable disease.
Tedavisi olmayan bir hastalığı var.

infectious

/ɪnˈfek.ʃəs/

(adjective) bulaşıcı, enfeksiyöz, etkileyici

Örnek:

The common cold is an infectious disease.
Soğuk algınlığı bulaşıcı bir hastalıktır.

inflammatory

/ɪnˈflæm.ə.tɔːr.i/

(adjective) iltihaplı, kışkırtıcı, tahrik edici

Örnek:

The doctor prescribed medication for the inflammatory condition.
Doktor iltihaplı durum için ilaç yazdı.

malignant

/məˈlɪɡ.nənt/

(adjective) malign, kötü niyetli

Örnek:

He developed a malignant tumor that spread rapidly.
Hızla yayılan malign bir tümör geliştirdi.

mentally

/ˈmen.t̬əl.i/

(adverb) zihinsel olarak, aklen, akılda

Örnek:

She is mentally strong and can handle pressure.
Zihinsel olarak güçlüdür ve baskıyla başa çıkabilir.

mild

/maɪld/

(adjective) hafif, ılımlı, yumuşak huylu

Örnek:

She suffered a mild headache.
Hafif bir baş ağrısı çekti.

morbid

/ˈmɔːr.bɪd/

(adjective) hastalıklı, ürkütücü, patolojik

Örnek:

He has a morbid fascination with true crime stories.
Gerçek suç hikayelerine karşı hastalıklı bir ilgisi var.

pathological

/ˌpæθ.əˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) patolojik, hastalıklı, kompulsif

Örnek:

The doctor ordered further tests to determine the pathological changes in the tissue.
Doktor, dokudaki patolojik değişiklikleri belirlemek için ek testler istedi.

psychosomatic

/ˌsaɪ.koʊ.soʊˈmæt̬.ɪk/

(adjective) psikosomatik

Örnek:

Her chronic headaches were diagnosed as psychosomatic.
Kronik baş ağrıları psikosomatik olarak teşhis edildi.

quiescent

/kwiˈes.ənt/

(adjective) sakin, durgun, hareketsiz

Örnek:

The volcano has been quiescent for decades.
Volkan on yıllardır sakin durumda.

rheumatic

/ruːˈmæt̬.ik/

(adjective) romatizmal

Örnek:

He suffered from rheumatic pains in his joints.
Eklemlerinde romatizmal ağrılar çekiyordu.

terminal

/ˈtɝː.mə.nəl/

(adjective) terminal, son, ölümcül;

(noun) terminal, istasyon, uç

Örnek:

The bus arrived at the terminal station.
Otobüs terminal istasyonuna vardı.

tubercular

/tuːˈbɝː.kjə.lɚ/

(adjective) tüberkülozlu, veremle ilgili, yumrulu

Örnek:

The patient was diagnosed with tubercular meningitis.
Hastaya tüberküloz menenjit teşhisi konuldu.

aggressive

/əˈɡres.ɪv/

(adjective) agresif, saldırgan, kararlı

Örnek:

The dog became aggressive when a stranger approached.
Bir yabancı yaklaştığında köpek agresifleşti.

allergic

/əˈlɝː.dʒɪk/

(adjective) alerjik, hoşlanmayan

Örnek:

I'm allergic to peanuts.
Fıstığa alerjim var.

anemic

/əˈniː.mɪk/

(adjective) anemik, kansız, cansız

Örnek:

The patient was diagnosed as anemic and prescribed iron supplements.
Hasta anemik teşhisi konuldu ve demir takviyeleri reçete edildi.

asthmatic

/æzˈmæt̬.ɪk/

(noun) astımlı;

(adjective) astımlı, astıma bağlı

Örnek:

The doctor advised the young asthmatic to avoid dusty environments.
Doktor genç astımlıya tozlu ortamlardan kaçınmasını tavsiye etti.

diabetic

/ˌdaɪ.əˈbet̬.ɪk/

(noun) diyabetli, şeker hastası;

(adjective) diyabetik, şeker hastalığına ait

Örnek:

My grandmother is a diabetic and needs to monitor her blood sugar.
Büyükannem diyabetli ve kan şekerini takip etmesi gerekiyor.

diseased

/dɪˈziːzd/

(adjective) hastalıklı, hasta

Örnek:

The doctor identified the diseased tissue.
Doktor hastalıklı dokuyu tespit etti.

emaciated

/iˈmeɪ.si.eɪ.t̬ɪd/

(adjective) zayıflamış, cılız, bitkin

Örnek:

The starving dog was terribly emaciated.
Aç köpek korkunç derecede zayıflamıştı.

life-limiting

/ˈlaɪfˌlɪm.ɪ.tɪŋ/

(adjective) yaşamı sınırlayıcı

Örnek:

She was diagnosed with a life-limiting illness.
Ona yaşamı sınırlayıcı bir hastalık teşhisi konuldu.

malarial

/məˈler.i.əl/

(adjective) sıtma ile ilgili, sıtmalı

Örnek:

The region is known for its high incidence of malarial diseases.
Bölge, yüksek sıtma hastalıkları insidansı ile bilinir.

nauseous

/ˈnɑː.ʃəs/

(adjective) mide bulandırıcı, bulantılı, iğrenç

Örnek:

The smell of the rotten food made her feel nauseous.
Çürük yiyecek kokusu onu mide bulandırıcı hissettirdi.

viral

/ˈvaɪ.rəl/

(adjective) viral, hızla yayılan

Örnek:

The doctor diagnosed a viral infection.
Doktor viral bir enfeksiyon teşhis etti.

virulent

/ˈvɪr.jə.lənt/

(adjective) virülan, zararlı, şiddetli

Örnek:

The disease was caused by a highly virulent strain of bacteria.
Hastalık, oldukça virülan bir bakteri türünden kaynaklanıyordu.

notifiable

/ˈnoʊ.t̬ə.faɪ.ə.bəl/

(adjective) bildirimi zorunlu, bildirilebilir

Örnek:

Measles is a notifiable disease.
Kızamık bildirimi zorunlu bir hastalıktır.

peaky

/ˈpiː.ki/

(adjective) solgun, halsiz

Örnek:

You're looking a bit peaky today; are you feeling alright?
Bugün biraz solgun görünüyorsun; iyi misin?

celiac

/ˈsiː.li.æk/

(adjective) çölyak, karınla ilgili

Örnek:

The celiac artery supplies blood to the stomach, liver, and spleen.
Çölyak arteri mideye, karaciğere ve dalağa kan sağlar.

symptomatic

/ˌsɪmp.təˈmæt̬.ɪk/

(adjective) semptomatik, belirtisel

Örnek:

His fatigue was symptomatic of a deeper health issue.
Yorgunluğu daha derin bir sağlık sorununun belirtisiydi.

wasted

/ˈweɪs.tɪd/

(adjective) boşa harcanmış, kayıp, bitkin;

(past participle) harcadı, boşa gitti

Örnek:

It was a wasted opportunity to make a difference.
Fark yaratmak için boşa harcanmış bir fırsattı.

undernourished

/ˌʌn.dɚˈnɝː.ɪʃt/

(adjective) yetersiz beslenmiş, beslenme bozukluğu olan

Örnek:

Many children in the region are severely undernourished.
Bölgedeki birçok çocuk ciddi şekilde yetersiz besleniyor.

unfit

/ʌnˈfɪt/

(adjective) elverişsiz, uygunsuz, formsuz

Örnek:

The old building was declared unfit for human habitation.
Eski bina insan yaşamına elverişsiz ilan edildi.

unhealthy

/ʌnˈhel.θi/

(adjective) sağlıksız, hastalıklı

Örnek:

Eating too much fast food is unhealthy.
Çok fazla fast food yemek sağlıksızdır.

weak

/wiːk/

(adjective) zayıf, güçsüz, ikna edici olmayan

Örnek:

After the illness, he felt very weak.
Hastalık sonrası kendini çok zayıf hissetti.

run-down

/ˌrʌnˈdaʊn/

(adjective) köhne, bakımsız, bitkin

Örnek:

The old house was completely run-down.
Eski ev tamamen köhneleşmişti.

seasick

/ˈsiː.sɪk/

(adjective) deniz tutmuş, mide bulantısı çeken

Örnek:

She felt seasick as soon as the boat started moving.
Tekne hareket etmeye başlar başlamaz deniz tuttu.

sick

/sɪk/

(adjective) hasta, mide bulantısı olan, harika;

(verb) kusmak, istifra etmek

Örnek:

I feel sick, I think I ate something bad.
Kendimi hasta hissediyorum, sanırım kötü bir şey yedim.

splitting

/ˈsplɪt̬.ɪŋ/

(noun) parçalanma, bölünme;

(adjective) şiddetli, zonklayan;

(verb) çatlayan, bölünen

Örnek:

The splitting of the atom released immense energy.
Atomun parçalanması muazzam enerji açığa çıkardı.

hereditary

/həˈred.ə.ter.i/

(adjective) kalıtsal, miras yoluyla geçen

Örnek:

Blue eyes are a hereditary trait in her family.
Mavi gözler ailesinde kalıtsal bir özelliktir.

genetic

/dʒəˈnet̬.ɪk/

(adjective) genetik

Örnek:

The disease has a strong genetic component.
Hastalığın güçlü bir genetik bileşeni var.

anorexic

/ˌæn.əˈrek.sɪk/

(adjective) anoreksik;

(noun) anoreksik

Örnek:

She was diagnosed with an anorexic condition.
Ona anoreksik bir durum teşhisi konuldu.

pinched

/pɪntʃt/

(adjective) kısıtlı, sıkıntılı, çökmüş;

(verb) çimdiklemek, sıkmak, çalmak

Örnek:

The family was pinched for cash after the job loss.
İş kaybından sonra aile parasal sıkıntıdaydı.

sea legs

/ˈsiː leɡz/

(idiom) deniz tutmasına alışma, denizci bacakları, ayak uydurmak

Örnek:

It took him a few days to get his sea legs on the cruise.
Gemi seyahatinde deniz tutmasına alışması birkaç gününü aldı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren