Avatar of Vocabulary Set Yiyecek veya İçecek Türleri

Yemek, İçmek ve Servis İçinde Yiyecek veya İçecek Türleri Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Yemek, İçmek ve Servis' içinde 'Yiyecek veya İçecek Türleri' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

delicacy

/ˈdel.ə.kə.si/

(noun) incelik, hassasiyet, lezzet

Örnek:

The delicacy of the lace was exquisite.
Dantelin inceliği enfesti.

iron rations

/ˈaɪərn ˌræʃənz/

(plural noun) acil durum erzakı, demir erzak

Örnek:

The soldiers carried iron rations for their long march through the desert.
Askerler çöl boyunca süren uzun yürüyüşleri için acil durum erzakı taşıyorlardı.

functional food

/ˈfʌŋkʃənəl fuːd/

(noun) fonksiyonel gıda

Örnek:

Yogurt with probiotics is considered a functional food.
Probiyotikli yoğurt fonksiyonel gıda olarak kabul edilir.

perishable

/ˈper.ɪ.ʃə.bəl/

(adjective) bozulabilir, dayanıksız;

(plural noun) bozulabilir ürünler

Örnek:

Fresh fruits and vegetables are highly perishable.
Taze meyve ve sebzeler çok çabuk bozulur.

produce

/prəˈduːs/

(verb) üretmek, imal etmek, doğurmak;

(noun) ürünler, tarım ürünleri

Örnek:

The factory produces cars.
Fabrika araba üretir.

savory

/ˈseɪ.vɚ.i/

(adjective) tuzlu, lezzetli, saygın;

(noun) kekik, baharat

Örnek:

The chef prepared a delicious savory dish with herbs and spices.
Şef, otlar ve baharatlarla lezzetli bir tuzlu yemek hazırladı.

seafood

/ˈsiː.fuːd/

(noun) deniz ürünleri

Örnek:

We had fresh seafood for dinner.
Akşam yemeğinde taze deniz ürünleri yedik.

slop

/slɑːp/

(noun) artık yemek, sulu yemek, iştahsız yemek;

(verb) dökmek, sıçratmak, şapır şupur yürümek

Örnek:

The pigs were fed a bucket of kitchen slop.
Domuzlara bir kova mutfak artığı verildi.

slow food

/sloʊ fuːd/

(noun) yavaş yemek, slow food

Örnek:

The restaurant prides itself on serving authentic slow food dishes.
Restoran, otantik yavaş yemek yemekleri sunmaktan gurur duyuyor.

snackable

/ˈsnækəbl/

(adjective) atıştırmalık, kolay yenebilir, kolay tüketilebilir

Örnek:

These mini sandwiches are perfectly snackable for a party.
Bu mini sandviçler bir parti için mükemmel atıştırmalık.

soul food

/ˈsoʊl fuːd/

(noun) soul food

Örnek:

We went to a restaurant that serves authentic soul food.
Otantik soul food servis eden bir restorana gittik.

stodge

/stɑːdʒ/

(noun) ağır yiyecek, doyurucu yemek

Örnek:

After a long hike, we were craving some good old stodge.
Uzun bir yürüyüşten sonra, iyi eski ağır yiyecekler istiyorduk.

superfood

/ˈsuː.pɚ.fuːd/

(noun) süper gıda

Örnek:

Blueberries are often called a superfood due to their high antioxidant content.
Yaban mersini, yüksek antioksidan içeriği nedeniyle genellikle bir süper gıda olarak adlandırılır.

wholefood

/ˈhoʊlfuːd/

(noun) tam gıda, doğal gıda

Örnek:

Eating wholefoods is essential for a healthy diet.
Tam gıdalar yemek sağlıklı bir diyet için çok önemlidir.

foodstuff

/ˈfuːd.stʌf/

(noun) gıda maddesi, yiyecek

Örnek:

The aid package included basic foodstuffs like rice and beans.
Yardım paketi pirinç ve fasulye gibi temel gıda maddelerini içeriyordu.

comfort food

/ˈkʌm.fərt ˌfuːd/

(noun) konfor yemeği, rahatlatıcı yiyecek

Örnek:

After a long day, a bowl of mac and cheese is my ultimate comfort food.
Uzun bir günün ardından, bir kase makarnalı peynir benim nihai konfor yemeğimdir.

convenience food

/kənˈviːn.jəns fuːd/

(noun) hazır gıda, pratik yemek

Örnek:

Busy people often rely on convenience food for quick meals.
Meşgul insanlar hızlı yemekler için genellikle hazır gıdalara güvenir.

fast food

/ˌfæst ˈfuːd/

(noun) fast food, hızlı yemek

Örnek:

We often eat fast food when we're in a hurry.
Acelemiz olduğunda sık sık fast food yeriz.

Frankenfood

/ˈfræŋkənfuːd/

(noun) Frankenfood, genetiği değiştirilmiş gıda

Örnek:

Many consumers are wary of Frankenfood due to concerns about long-term health effects.
Birçok tüketici, uzun vadeli sağlık etkileri konusundaki endişeler nedeniyle Frankenfood'a karşı temkinli yaklaşıyor.

health food

/ˈhelθ fuːd/

(noun) sağlıklı gıda, sağlıklı besin

Örnek:

She prefers to buy health food products.
Sağlıklı gıda ürünleri almayı tercih ediyor.

junk food

/ˈdʒʌŋk fuːd/

(noun) abur cubur, fast food

Örnek:

I try to avoid eating too much junk food.
Çok fazla abur cubur yemekten kaçınmaya çalışıyorum.

munchies

/ˈmʌn.tʃiz/

(plural noun) atıştırmalık isteği, açlık krizi

Örnek:

After a long day, I always get the munchies.
Uzun bir günün ardından hep atıştırmalık isteğim gelir.

nibble

/ˈnɪb.əl/

(verb) kemirmek, ufak ufak yemek, ilgi göstermek;

(noun) ısırık, küçük lokma

Örnek:

The rabbit began to nibble on the carrot.
Tavşan havucu kemirmeye başladı.

halal

/hælˈæl/

(adjective) helal, caiz, yasal

Örnek:

The restaurant serves only halal meat.
Restoran sadece helal et servis ediyor.

kosher

/ˈkoʊ.ʃɚ/

(adjective) koşer, meşru, kabul edilebilir

Örnek:

The restaurant serves only kosher meat.
Restoran sadece koşer et servis ediyor.

street food

/striːt fuːd/

(noun) sokak yemeği, street food

Örnek:

We tried some delicious street food from a vendor in Bangkok.
Bangkok'taki bir satıcıdan lezzetli sokak yemeği denedik.

food

/fuːd/

(noun) yemek, gıda

Örnek:

We need to buy some food for dinner.
Akşam yemeği için biraz yiyecek almamız gerekiyor.

meal

/mɪəl/

(noun) yemek, öğün

Örnek:

We had a delicious meal at the new restaurant.
Yeni restoranda lezzetli bir yemek yedik.

nutrition

/nuːˈtrɪʃ.ən/

(noun) beslenme, gıda, beslenme bilimi

Örnek:

Good nutrition is essential for a healthy life.
İyi beslenme sağlıklı bir yaşam için elzemdir.

nourishment

/ˈnɝː.ɪʃ.mənt/

(noun) beslenme, gıda

Örnek:

Good nourishment is essential for a child's development.
İyi beslenme, bir çocuğun gelişimi için hayati öneme sahiptir.

sustenance

/ˈsʌs.tən.əns/

(noun) geçim, idame, yiyecek

Örnek:

The community relies on the river for its sustenance.
Topluluk, geçimini nehre bağlıyor.

grocery

/ˈɡroʊ.sɚ.i/

(noun) bakkal, market, market alışverişi

Örnek:

I need to go to the grocery store to buy some milk.
Süt almak için bakkala gitmem gerekiyor.

fare

/fer/

(noun) ücret, tarife, yemek;

(verb) performans göstermek, gitmek

Örnek:

Bus fares have increased recently.
Otobüs ücretleri son zamanlarda arttı.

specialty

/ˈspeʃ.əl.ti/

(noun) uzmanlık, ihtisas, spesiyal

Örnek:

Her specialty is pediatric cardiology.
Onun uzmanlık alanı pediatrik kardiyolojidir.

chow

/tʃaʊ/

(noun) yemek, gıda, Chow;

(verb) yemek, tıkınmak

Örnek:

Let's get some chow after the game.
Maçtan sonra biraz yemek yiyelim.

concoction

/kənˈkɑːk.ʃən/

(noun) karışım, bileşim, uydurma

Örnek:

The chef created a strange concoction of spices and herbs.
Şef, baharat ve otlardan oluşan garip bir karışım yarattı.

eats

/iːts/

(verb) yer;

(noun) yiyecek, yemek

Örnek:

She eats a healthy breakfast every morning.
Her sabah sağlıklı bir kahvaltı yer.

grub

/ɡrʌb/

(noun) larva, kurtçuk, yemek;

(verb) eşelemek, kazmak

Örnek:

The bird pecked at the ground, searching for a juicy grub.
Kuş, sulu bir larva arayarak toprağı gagalıyordu.

nosh

/nɑːʃ/

(noun) atıştırmalık, yemek;

(verb) yemek, atıştırmak

Örnek:

Let's grab some nosh before the movie.
Filmden önce biraz atıştırmalık alalım.

repast

/rɪˈpæst/

(noun) yemek, öğün;

(verb) yemek yemek, öğün yapmak

Örnek:

We enjoyed a delicious repast at the local inn.
Yerel handa lezzetli bir yemek yedik.

viands

/ˈvaɪ.əndz/

(noun) yiyecek, erzak

Örnek:

The feast was laden with various delectable viands.
Ziyafet çeşitli lezzetli yiyeceklerle doluydu.

victuals

/ˈvɪt̬.əlz/

(noun) erzak, yiyecek, gıda

Örnek:

The travelers stopped to replenish their victuals before continuing their journey.
Yolcular, yolculuklarına devam etmeden önce erzaklarını yenilemek için durdular.

probiotic

/ˌproʊ.baɪˈɑː.t̬ɪk/

(noun) probiyotik;

(adjective) probiyotik

Örnek:

Many yogurts contain live probiotics that aid digestion.
Birçok yoğurt, sindirime yardımcı olan canlı probiyotikler içerir.

finger food

/ˈfɪŋ.ɡɚ ˌfuːd/

(noun) parmak yiyecek, aperatif

Örnek:

We served a variety of finger food at the party.
Partide çeşitli parmak yiyecekler servis ettik.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren