Avatar of Vocabulary Set İkna ve Arabuluculuk 2

Anlaşma İçinde İkna ve Arabuluculuk 2 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Anlaşma' içinde 'İkna ve Arabuluculuk 2' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

mediate

/ˈmiː.di.eɪt/

(verb) arabuluculuk yapmak, uzlaştırmak, sağlamak

Örnek:

The UN was asked to mediate in the conflict.
BM'den çatışmada arabuluculuk yapması istendi.

mediation

/ˌmiː.diˈeɪ.ʃən/

(noun) arabuluculuk, hakemlik

Örnek:

The conflict was resolved through the mediation of a neutral third party.
Anlaşmazlık, tarafsız bir üçüncü tarafın arabuluculuğu ile çözüldü.

mediator

/ˈmiː.di.eɪ.t̬ɚ/

(noun) arabulucu, uzlaştırıcı

Örnek:

The union and management agreed to use a mediator to resolve their dispute.
Sendika ve yönetim, anlaşmazlıklarını çözmek için bir arabulucu kullanmayı kabul etti.

moderator

/ˈmɑː.də.reɪ.t̬ɚ/

(noun) moderatör, yönetici, çevrimiçi moderatör

Örnek:

The moderator kept the debate fair and orderly.
Moderatör, tartışmayı adil ve düzenli tuttu.

nobble

/ˈnɑːb.əl/

(verb) etkilemek, rüşvet vermek, manipüle etmek

Örnek:

The defense team was accused of trying to nobble the jury.
Savunma ekibi jüriyi etkilemeye çalışmakla suçlandı.

peacekeeper

/ˈpiːsˌkiː.pɚ/

(noun) barış gücü, arabulucu

Örnek:

The UN sent peacekeepers to the war-torn region.
BM, savaşın harap ettiği bölgeye barış gücü gönderdi.

peacemaker

/ˈpiːsˌmeɪ.kɚ/

(noun) barışçı, arabulucu

Örnek:

She acted as a peacemaker between the two arguing factions.
İki tartışan grup arasında bir barışçı olarak hareket etti.

persuade

/pɚˈsweɪd/

(verb) ikna etmek, razı etmek, inandırmak

Örnek:

She tried to persuade him to change his mind.
Onu fikrini değiştirmeye ikna etmeye çalıştı.

persuasion

/pɚˈsweɪ.ʒən/

(noun) ikna, inandırma, inanç

Örnek:

He used his charm and powers of persuasion to convince her.
Onu ikna etmek için çekiciliğini ve ikna gücünü kullandı.

persuasive

/pɚˈsweɪ.sɪv/

(adjective) ikna edici, inandırıcı

Örnek:

Her arguments were so persuasive that I couldn't help but agree.
Argümanları o kadar ikna ediciydi ki katılmaktan başka çarem kalmadı.

press

/pres/

(verb) basmak, preslemek, ütülemek;

(noun) basın, medya, pres

Örnek:

Press the button to start the machine.
Makineyi başlatmak için düğmeye basın.

pressure

/ˈpreʃ.ɚ/

(noun) basınç, tazyik, baskı;

(verb) baskı yapmak, zorlamak

Örnek:

The deep sea diver experienced immense pressure.
Derin deniz dalgıcı muazzam bir basınç yaşadı.

pressurize

/ˈpreʃ.ɚ.aɪz/

(verb) basınçlandırmak, basınç uygulamak, baskı yapmak

Örnek:

The engineers had to pressurize the cabin before takeoff.
Mühendisler kalkıştan önce kabini basınçlandırmak zorundaydı.

prevail on

/prɪˈveɪl ɑːn/

(phrasal verb) ikna etmek, razı etmek

Örnek:

We finally prevailed on him to join our team.
Sonunda onu ekibimize katılmaya ikna ettik.

push

/pʊʃ/

(verb) itmek, ilerlemek, baskı yapmak;

(noun) itme, baskı, çaba

Örnek:

She tried to push the heavy door open.
Ağır kapıyı iterek açmaya çalıştı.

reason with

/ˈriː.zən wɪð/

(phrasal verb) mantıklı konuşmak, ikna etmek

Örnek:

It's hard to reason with him when he's angry.
Sinirliyken onunla mantıklı konuşmak zor.

seduce

/səˈduːs/

(verb) baştan çıkarmak, ayartmak, çekmek

Örnek:

He tried to seduce her with flattery and expensive gifts.
Onu iltifatlar ve pahalı hediyelerle baştan çıkarmaya çalıştı.

silver-tongued

/ˈsɪl.vərˌtʌŋd/

(adjective) gümüş dilli, güzel konuşan, ikna edici

Örnek:

The silver-tongued politician convinced many voters with his speech.
Gümüş dilli politikacı konuşmasıyla birçok seçmeni ikna etti.

soften up

/ˈsɑːf.ən ʌp/

(phrasal verb) yumuşatmak, ikna etmek, gönlünü almak

Örnek:

He tried to soften up the boss before asking for a raise.
Zam istemeden önce patronu yumuşatmaya çalıştı.

sway

/sweɪ/

(verb) sallanmak, dalgalanmak, etkilemek;

(noun) sallanma, dalgalanma, etki

Örnek:

The trees were swaying in the wind.
Ağaçlar rüzgarda sallanıyordu.

sweeten

/ˈswiː.tən/

(verb) tatlandırmak, şeker katmak, yumuşatmak

Örnek:

You can sweeten your coffee with honey instead of sugar.
Kahvenizi şeker yerine balla tatlandırabilirsiniz.

talk into

/tɔːk ˈɪntuː/

(phrasal verb) ikna etmek, razı etmek

Örnek:

I managed to talk him into coming with us.
Onu bizimle gelmeye ikna etmeyi başardım.

talk someone out of something

/tɑːk ˌsʌm.wʌn ˈaʊt əv ˌsʌm.θɪŋ/

(phrasal verb) birini bir şeyden vazgeçirmek, birini caydırmak

Örnek:

I tried to talk him out of quitting his job, but he wouldn't listen.
Onu işinden ayrılmaktan vazgeçirmeye çalıştım ama dinlemedi.

tempt

/tempt/

(verb) cezbetmek, ayartmak, baştan çıkarmak

Örnek:

The offer of a higher salary might tempt her to leave her current job.
Daha yüksek maaş teklifi onu mevcut işinden ayrılmaya ikna edebilir.

twist someone's arm

/twɪst ˈsʌm.wʌnz ɑːrm/

(idiom) birinin kolunu bükmek, birini ikna etmek

Örnek:

I didn't want to go, but she twisted my arm.
Gitmek istemedim ama kolumu büktü.

urge

/ɝːdʒ/

(noun) istek, dürtü, arzu;

(verb) şiddetle tavsiye etmek, teşvik etmek, zorlamak

Örnek:

He felt a sudden urge to travel.
Aniden seyahat etme isteği duydu.

wheedle

/ˈwiː.dəl/

(verb) koparmak, ikna etmek, tatlı dille kandırmak

Örnek:

She tried to wheedle a new car out of her parents.
Anne babasından yeni bir araba koparmaya çalıştı.

win over

/wɪn ˈoʊvər/

(phrasal verb) kazanmak, ikna etmek

Örnek:

He tried to win over the skeptical audience with his passionate speech.
Tutkulu konuşmasıyla şüpheci dinleyicileri kazanmaya çalıştı.

work on

/wɜːrk ɑːn/

(phrasal verb) üzerinde çalışmak, geliştirmek, ikna etmeye çalışmak

Örnek:

I need to work on my presentation skills.
Sunum becerilerimi geliştirmem gerekiyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren