Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

26. Gün - Hesap Dengesi ve Evlat Sevgisi İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'26. Gün - Hesap Dengesi ve Evlat Sevgisi' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

alternate

/ˈɑːl.tɚ.neɪt/

(verb) sırayla yapmak, değişmek, sırayla olmak;

(adjective) alternatif, birer, başka;

(noun) yedek, alternatif

Örnek:

The sun and clouds alternate throughout the day.
Güneş ve bulutlar gün boyunca birbirini takip eder.

awfully

/ˈɑː.fəl.i/

(adverb) korkunç, aşırı, berbat

Örnek:

It's awfully cold outside.
Dışarısı korkunç soğuk.

bank loan

/bæŋk loʊn/

(noun) banka kredisi

Örnek:

They took out a bank loan to start their new business.
Yeni işlerini kurmak için banka kredisi çektiler.

bank teller

/ˈbæŋk ˌtɛlər/

(noun) banko görevlisi, banka veznedarı

Örnek:

The bank teller helped me deposit my check.
Banko görevlisi çekimi yatırmama yardım etti.

be amazed at

/bi əˈmeɪzd æt/

(phrase) -e hayret etmek, -e hayran kalmak

Örnek:

I was amazed at how quickly she learned the new language.
Yeni dili ne kadar çabuk öğrendiğine hayret ettim.

be caught in

/bi kɔːt ɪn/

(idiom) yakalanmak, arasında kalmak

Örnek:

We were caught in a sudden rainstorm without umbrellas.
Şemsiyesiz bir şekilde aniden bastıran yağmura yakalandık.

be spread out

/biː spred aʊt/

(idiom) yayılmış olmak, dağılmış olmak

Örnek:

The small villages are spread out across the valley.
Küçük köyler vadi boyunca yayılmış durumda.

every other day

/ˈev.ri ˈʌð.ɚ deɪ/

(phrase) gün aşırı, iki günde bir

Örnek:

I go to the gym every other day.
Gün aşırı spor salonuna giderim.

flawed

/flɑːd/

(adjective) kusurlu, hatalı, eksik

Örnek:

The argument was logically flawed.
Argüman mantıksal olarak kusurluydu.

foreign currency

/ˈfɔːr.ən ˈkɜːr.ən.si/

(noun) döviz, yabancı para

Örnek:

I need to exchange some local money for foreign currency before my trip.
Seyahatimden önce biraz yerel parayı dövize çevirmem gerekiyor.

gaze into

/ɡeɪz ˈɪn.tuː/

(phrasal verb) dik dik bakmak, gözünü dikmek

Örnek:

They sat on the beach to gaze into the sunset.
Gün batımını seyretmek için sahilde oturdular.

get a loan

/ɡet ə loʊn/

(phrase) kredi çekmek, borç almak

Örnek:

We need to get a loan to buy a new car.
Yeni bir araba almak için kredi çekmemiz gerekiyor.

give out

/ɡɪv aʊt/

(phrasal verb) dağıtmak, vermek, bozulmak

Örnek:

The teacher will give out the test papers.
Öğretmen sınav kağıtlarını dağıtacak.

glance at

/ɡlæns æt/

(phrasal verb) göz atmak, şöyle bir bakmak

Örnek:

He glanced at his watch to check the time.
Saati kontrol etmek için saatine göz attı.

go wrong with

/ɡoʊ rɔːŋ wɪð/

(idiom) hata yapmak, yanlış gitmek

Örnek:

You can't go wrong with the chocolate cake; it's their best dessert.
Çikolatalı pasta ile hata yapmazsınız; en iyi tatlıları o.

hang out

/hæŋ aʊt/

(phrasal verb) takılmak, dışarı çıkmak, asmak

Örnek:

We often hang out at the coffee shop on weekends.
Hafta sonları sık sık kahve dükkanında takılırız.

have someone around

/hæv ˈsʌm.wʌn əˈraʊnd/

(phrasal verb) birini eve davet etmek, misafir etmek

Örnek:

We're having some friends around for dinner tonight.
Bu akşam yemek için birkaç arkadaşı eve davet ediyoruz.

if possible

/ɪf ˈpɑː.sə.bəl/

(phrase) mümkünse, olanaklıysa

Örnek:

Please arrive by 8 AM if possible.
Mümkünse sabah saat 8'de burada olun.

if you insist

/ɪf juː ɪnˈsɪst/

(phrase) madem ısrar ediyorsun

Örnek:

I don't really need another drink, but if you insist.
Aslında bir içkiye daha ihtiyacım yok ama madem ısrar ediyorsun.

I'll bet

/aɪl bet/

(phrase) bahse girerim, eminim, eminim öyledir

Örnek:

I'll bet it's going to rain later today.
Bahse girerim bugün ilerleyen saatlerde yağmur yağacak.

locally

/ˈloʊ.kəl.i/

(adverb) yerel olarak, bölgesel olarak

Örnek:

The restaurant sources its ingredients locally.
Restoran malzemelerini yerel olarak temin ediyor.

pay off

/peɪ ˈɔf/

(phrasal verb) karşılığını vermek, başarılı olmak, ödemek

Örnek:

All her hard work finally paid off.
Tüm sıkı çalışması sonunda karşılığını verdi.

perhaps

/pɚˈhæps/

(adverb) belki, muhtemelen

Örnek:

Perhaps it will rain tomorrow.
Belki yarın yağmur yağar.

put in

/pʊt ɪn/

(phrasal verb) takmak, yerleştirmek, harcamak

Örnek:

Can you help me put in this new light fixture?
Bu yeni aydınlatma armatürünü takmama yardım edebilir misin?

savings

/ˈseɪ·vɪŋz/

(plural noun) birikim, tasarruf, azaltma

Örnek:

She put all her savings into a new house.
Tüm birikimlerini yeni bir eve yatırdı.

short-term deposit

/ʃɔːrt tɜːrm dɪˈpɑː.zɪt/

(noun) kısa vadeli mevduat

Örnek:

The company decided to put its excess cash into a short-term deposit.
Şirket, fazla nakdini kısa vadeli mevduat hesabına yatırmaya karar verdi.

the following day

/ðə ˈfɑloʊɪŋ deɪ/

(phrase) ertesi gün, bir sonraki gün

Örnek:

We arrived on Monday, and the following day we started our tour.
Pazartesi günü geldik ve ertesi gün turumuza başladık.

until the first of the next month

/ənˈtɪl ðə fɜrst əv ðə nɛkst mʌnθ/

(phrase) gelecek ayın birine kadar

Örnek:

The promotion is valid until the first of the next month.
Promosyon gelecek ayın birine kadar geçerlidir.

across from

/əˈkrɔs frəm/

(preposition) karşısında

Örnek:

The park is across from the library.
Park, kütüphanenin karşısında.

alarming

/əˈlɑːr.mɪŋ/

(adjective) endişe verici, alarm verici

Örnek:

The rapid spread of the disease is truly alarming.
Hastalığın hızlı yayılması gerçekten endişe verici.

anymore

/ˌen.iˈmɔːr/

(adverb) artık, daha fazla

Örnek:

I don't live there anymore.
Artık orada yaşamıyorum.

at a time

/æt ə taɪm/

(idiom) bir seferde, aynı anda

Örnek:

Please go up the stairs two at a time.
Lütfen merdivenleri ikişer ikişer çıkın.

courteously

/ˈkɝː.t̬i.əs.li/

(adverb) nazikçe, kibarca, saygılı bir şekilde

Örnek:

He courteously opened the door for her.
Kapıyı ona nazikçe açtı.

indeed

/ɪnˈdiːd/

(adverb) gerçekten, hakikaten, hatta

Örnek:

“Is this the right way?” “Indeed.”
“Bu doğru yol mu?” “Gerçekten.”

otherwise

/ˈʌð.ɚ.waɪz/

(adverb) aksi takdirde, yoksa, bunun dışında;

(adjective) aksi, farklı

Örnek:

You need to study hard; otherwise, you will fail the exam.
Sıkı çalışmalısın; aksi takdirde sınavda kalırsın.

owing to

/ˈoʊ.ɪŋ tuː/

(preposition) nedeniyle, yüzünden

Örnek:

The game was canceled owing to bad weather.
Maç kötü hava nedeniyle iptal edildi.

partial

/ˈpɑːr.ʃəl/

(adjective) kısmi, eksik, düşkün

Örnek:

The building suffered partial damage from the fire.
Bina yangından kısmi hasar gördü.

pay out

/peɪ aʊt/

(phrasal verb) ödemek, tahsil etmek, salmak

Örnek:

The insurance company will pay out the claim next week.
Sigorta şirketi tazminatı önümüzdeki hafta ödeyecek.

receptive

/rɪˈsep.tɪv/

(adjective) açık, alıcı, reseptif

Örnek:

The manager was very receptive to our new proposals.
Yönetici yeni tekliflerimize karşı çok açıktı.

simplify

/ˈsɪm.plə.faɪ/

(verb) basitleştirmek, kolaylaştırmak

Örnek:

Can you simplify these instructions for me?
Bu talimatları benim için basitleştirebilir misiniz?

someday

/ˈsʌm.deɪ/

(adverb) bir gün, gün gelecek

Örnek:

Someday, I hope to travel around the world.
Bir gün, dünyayı gezmeyi umuyorum.

turn down

/tɜːrn daʊn/

(phrasal verb) reddetmek, geri çevirmek, kısmak

Örnek:

She had to turn down the job offer because it was too far away.
İş teklifini çok uzak olduğu için reddetmek zorunda kaldı.

twofold

/ˈtuː.foʊld/

(adjective) iki katlı, iki yönlü, iki kat;

(adverb) iki kat, iki yönlü olarak

Örnek:

The problem is twofold: lack of funding and lack of public awareness.
Sorun iki yönlü: finansman eksikliği ve kamuoyu farkındalığı eksikliği.

accounts payable

/əˌkaʊnts ˈpeɪəbl/

(noun) ödenecek hesaplar, ticari borçlar

Örnek:

We need to process the accounts payable by the end of the week.
Hafta sonuna kadar ödenecek hesapları işlememiz gerekiyor.

bank account

/ˈbæŋk əˌkaʊnt/

(noun) banka hesabı

Örnek:

I need to open a new bank account.
Yeni bir banka hesabı açmam gerekiyor.

be highly regarded

/biː ˈhaɪli rɪˈɡɑːrdɪd/

(phrase) büyük saygı görmek, takdir edilmek

Örnek:

She is highly regarded as one of the best surgeons in the country.
Ülkenin en iyi cerrahlarından biri olarak büyük saygı görüyor.

be of particular interest to

/bi ʌv pərˈtɪkjələr ˈɪntrəst tu/

(phrase) özel bir ilgi alanı olmak, özellikle ilgisini çekmek

Örnek:

This new evidence will be of particular interest to the police.
Bu yeni kanıt polis için özel bir ilgi alanı olacaktır.

billing information

/ˈbɪl.ɪŋ ˌɪn.fɚˈmeɪ.ʃən/

(noun) fatura bilgileri, ödeme bilgileri

Örnek:

Please update your billing information to avoid any service interruptions.
Hizmet kesintilerini önlemek için lütfen fatura bilgilerinizi güncelleyin.

credit

/ˈkred.ɪt/

(noun) kredi, alacak, takdir;

(verb) yatırmak, alacak kaydetmek, atfetmek

Örnek:

Can I buy this on credit?
Bunu krediyle alabilir miyim?

creditor

/ˈkred.ɪ.t̬ɚ/

(noun) alacaklı

Örnek:

The company is struggling to pay its creditors.
Şirket, alacaklılarına ödeme yapmakta zorlanıyor.

currency

/ˈkɝː.ən.si/

(noun) para birimi, geçerlilik, yaygınlık

Örnek:

The local currency is the Euro.
Yerel para birimi Euro'dur.

debit card

/ˈdeb.ɪt ˌkɑːrd/

(noun) banka kartı, debit kartı

Örnek:

I paid for the groceries with my debit card.
Market alışverişini banka kartımla ödedim.

debt

/det/

(noun) borç, borçluluk, borç durumu

Örnek:

He is struggling to pay off his student debt.
Öğrenim borcunu ödemekte zorlanıyor.

expiration date

/ˌek.spəˈreɪ.ʃən ˌdeɪt/

(noun) son kullanma tarihi, geçerlilik tarihi

Örnek:

Always check the expiration date on perishable goods.
Bozulabilir ürünlerde her zaman son kullanma tarihini kontrol edin.

financial history

/faɪˈnæn.ʃəl ˈhɪs.tər.i/

(noun) finansal geçmiş

Örnek:

The bank reviewed his financial history before approving the loan.
Banka, krediyi onaylamadan önce onun finansal geçmişini inceledi.

for the sake of

/fɔːr ðə seɪk ʌv/

(phrase) uğruna, adına

Örnek:

They decided to move for the sake of their children's education.
Çocuklarının eğitimi uğruna taşınmaya karar verdiler.

forge

/fɔːrdʒ/

(verb) dövmek, şekillendirmek, sahtesini yapmak;

(noun) demirci atölyesi, dövmehane

Örnek:

The blacksmith will forge the iron into a sword.
Demirci demiri kılıç haline getirecek.

forgery

/ˈfɔːr.dʒɚ.i/

(noun) sahtecilik, taklit

Örnek:

He was arrested for forgery of official documents.
Resmi belgelerde sahtecilikten tutuklandı.

forthcoming

/ˈfɔːrθˌkʌm.ɪŋ/

(adjective) yaklaşan, gelecek, önümüzdeki

Örnek:

The forthcoming elections are expected to be closely contested.
Yaklaşan seçimlerin çekişmeli geçmesi bekleniyor.

midtown

/ˈmɪdˌtaʊn/

(noun) midtown, şehir merkezi

Örnek:

We decided to meet for lunch in Midtown.
Öğle yemeği için Midtown'da buluşmaya karar verdik.

owe

/oʊ/

(verb) borçlu olmak, borçlanmak, minnettar olmak

Örnek:

I owe you twenty dollars for the concert ticket.
Konser bileti için sana yirmi dolar borçluyum.

pin

/pɪn/

(noun) iğne, raptiye, pim;

(verb) iğnelemek, tutturmak, sabitlemek

Örnek:

She used a pin to hold the fabric in place.
Kumaşı yerinde tutmak için bir iğne kullandı.

pop up

/pɑːp ʌp/

(phrasal verb) aniden ortaya çıkmak, belirmek

Örnek:

A new window will pop up on your screen.
Ekranınızda yeni bir pencere açılacak.

public holiday

/ˌpʌb.lɪk ˈhɑː.lə.deɪ/

(noun) resmi tatil, kamu tatili

Örnek:

Banks and government offices are closed for the public holiday.
Bankalar ve devlet daireleri resmi tatil nedeniyle kapalı.

reluctant

/rɪˈlʌk.tənt/

(adjective) isteksiz, gönülsüz

Örnek:

She was reluctant to admit her mistake.
Hatayı kabul etmekte isteksizdi.

requisition

/ˌrek.wəˈzɪʃ.ən/

(noun) talep, istek, resmi istek;

(verb) talep etmek, istemek, resmen istemek

Örnek:

The army issued a requisition for all available vehicles in the area.
Ordu, bölgedeki tüm mevcut araçlar için bir talep yayınladı.

scrutinize

/ˈskruː.t̬ən.aɪz/

(verb) incelemek, dikkatle bakmak, araştırmak

Örnek:

The detective began to scrutinize the crime scene for clues.
Dedektif, ipuçları için olay yerini dikkatle incelemeye başladı.

sustain

/səˈsteɪn/

(verb) desteklemek, ayakta tutmak, sürdürmek

Örnek:

The pillars sustain the roof.
Sütunlar çatıyı destekler.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren