Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

9. Gün - Ekonomiyi Canlandırmak İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'9. Gün - Ekonomiyi Canlandırmak' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

blueprint

/ˈbluː.prɪnt/

(noun) plan, taslak, model;

(verb) planlamak, tasarlamak

Örnek:

The architect presented the blueprint for the new building.
Mimar, yeni bina için planı sundu.

business deal

/ˈbɪz.nəs diːl/

(noun) iş anlaşması, ticari anlaşma

Örnek:

The two companies finally signed a major business deal yesterday.
İki şirket dün nihayet büyük bir iş anlaşması imzaladı.

family-run

/ˈfæm.ə.li rʌn/

(adjective) aile işletmesi, aile tarafından işletilen

Örnek:

They operate a small family-run restaurant.
Küçük bir aile işletmesi restoran işletiyorlar.

fluctuation

/ˌflʌk.tʃuˈeɪ.ʃən/

(noun) dalgalanma, değişim, varyasyon

Örnek:

We've seen some significant fluctuations in the stock market recently.
Son zamanlarda borsada önemli dalgalanmalar gördük.

for business

/fɔːr ˈbɪznəs/

(phrase) iş için, ticari amaçla

Örnek:

I am traveling to London for business.
Londra'ya iş için gidiyorum.

foreign trade

/ˈfɔːr.ən treɪd/

(noun) dış ticaret, uluslararası ticaret

Örnek:

The government is keen to promote foreign trade.
Hükümet dış ticareti teşvik etmeye hevesli.

go into business

/ɡoʊ ˈɪn.tuː ˈbɪz.nɪs/

(idiom) iş kurmak, ticarete atılmak

Örnek:

After years of working for others, she decided to go into business for herself.
Yıllarca başkaları için çalıştıktan sonra kendi işini kurmaya karar verdi.

go out of business

/ɡoʊ aʊt əv ˈbɪz.nɪs/

(phrase) işi bırakmak, iflas etmek

Örnek:

Many small shops had to go out of business during the recession.
Birçok küçük dükkan resesyon sırasında işi bırakmak zorunda kaldı.

mutual

/ˈmjuː.tʃu.əl/

(adjective) karşılıklı, ortak

Örnek:

Their respect for each other was mutual.
Birbirlerine olan saygıları karşılıklıydı.

nationwide

/ˌneɪ.ʃənˈwaɪd/

(adjective) ülke çapında, ulusal;

(adverb) ülke çapında, ulusal olarak

Örnek:

The company launched a nationwide advertising campaign.
Şirket ülke çapında bir reklam kampanyası başlattı.

need monitoring

/niːd ˈmɑː.nə.t̬ɚ.ɪŋ/

(phrase) izlenmesi gerek, takip gerektirmek

Örnek:

The patient's heart rate will need monitoring throughout the night.
Hastanın kalp atış hızının gece boyunca izlenmesi gerekecek.

neighboring

/ˈneɪ.bər.ɪŋ/

(adjective) komşu, bitişik

Örnek:

Our neighboring country has a similar culture.
Komşu ülkemizin benzer bir kültürü var.

real estate sale

/ˈriːl əˌsteɪt seɪl/

(noun) gayrimenkul satışı

Örnek:

The real estate sale was finalized after months of negotiation.
Gayrimenkul satışı aylarca süren müzakerelerin ardından tamamlandı.

recession

/rɪˈseʃ.ən/

(noun) resesyon, ekonomik durgunluk, gerileme

Örnek:

The country is currently experiencing a deep recession.
Ülke şu anda derin bir resesyon yaşıyor.

relieve pain

/rɪˈliːv peɪn/

(collocation) ağrıyı gidermek, ağrıyı dindirmek

Örnek:

This medication can help to relieve pain quickly.
Bu ilaç ağrıyı hızla gidermeye yardımcı olabilir.

role model

/ˈroʊl ˌmɑː.dəl/

(noun) rol model, örnek

Örnek:

She became a role model for young women in science.
Bilimdeki genç kadınlar için bir rol model oldu.

session

/ˈseʃ.ən/

(noun) seans, oturum, dönem

Örnek:

The training session lasted for two hours.
Antrenman seansı iki saat sürdü.

unplug

/ʌnˈplʌɡ/

(verb) fişten çekmek, bağlantısını kesmek, açmak

Örnek:

Remember to unplug the toaster after use.
Kullanımdan sonra tost makinesini fişten çekmeyi unutmayın.

worsen

/ˈwɝː.sən/

(verb) kötüleşmek, kötüleştirmek

Örnek:

His condition began to worsen after he stopped taking his medication.
İlaçlarını bıraktıktan sonra durumu kötüleşmeye başladı.

accumulation

/əˌkjuː.mjəˈleɪ.ʃən/

(noun) birikim, yığma, birikinti

Örnek:

The accumulation of dust on the shelves was noticeable.
Raflardaki toz birikimi fark ediliyordu.

ascend

/əˈsend/

(verb) yükselmek, tırmanmak, çıkmak

Örnek:

The path began to ascend steeply.
Yol dik bir şekilde yükselmeye başladı.

commerce

/ˈkɑː.mɝːs/

(noun) ticaret, iş

Örnek:

International commerce has increased significantly.
Uluslararası ticaret önemli ölçüde arttı.

indifferent

/ɪnˈdɪf.ɚ.ənt/

(adjective) kayıtsız, ilgisiz, vasat

Örnek:

She was indifferent to his pleas for help.
Yardım çağrılarına kayıtsızdı.

prolong

/prəˈlɑːŋ/

(verb) uzatmak, süre tanımak

Örnek:

The doctor advised him to rest to prolong his life.
Doktor, ömrünü uzatmak için dinlenmesini tavsiye etti.

relevantly

/ˈrel.ə.vənt.li/

(adverb) alakalı bir şekilde, ilgili olarak

Örnek:

The speaker relevantly pointed out the flaws in the current system.
Konuşmacı, mevcut sistemdeki kusurlara alakalı bir şekilde değindi.

stimulate

/ˈstɪm.jə.leɪt/

(verb) uyarmak, teşvik etmek, canlandırmak

Örnek:

The government plans to introduce measures to stimulate the economy.
Hükümet ekonomiyi canlandırmak için önlemler almayı planlıyor.

supplement

/ˈsʌp.lə.mənt/

(noun) takviye, ek;

(verb) tamamlamak, eklemek

Örnek:

The vitamin C is a good supplement to your diet.
C vitamini diyetinize iyi bir takviyedir.

tedious

/ˈtiː.di.əs/

(adjective) sıkıcı, usandırıcı, monoton

Örnek:

The work was tedious and repetitive.
İş sıkıcı ve tekrarlayıcıydı.

unavoidable

/ˌʌn.əˈvɔɪ.də.bəl/

(adjective) kaçınılmaz

Örnek:

Due to unavoidable circumstances, the meeting has been canceled.
Kaçınılmaz koşullar nedeniyle toplantı iptal edildi.

be related to

/bi rɪˈleɪtɪd tu/

(phrase) ile ilgili olmak, ile akraba olmak

Örnek:

The rise in prices is directly related to the shortage of oil.
Fiyatlardaki artış doğrudan petrol kıtlığı ile ilişkilidir.

bring in

/brɪŋ ɪn/

(phrasal verb) getirmek, uygulamaya koymak, kazandırmak

Örnek:

The government plans to bring in new regulations next year.
Hükümet gelecek yıl yeni düzenlemeler getirmeyi planlıyor.

brokerage

/ˈbroʊ.kər.ɪdʒ/

(noun) komisyonculuk, komisyon, aracı kurum

Örnek:

He paid a substantial brokerage fee for the stock transaction.
Hisse senedi işlemi için önemli bir komisyon ödedi.

business management

/ˈbɪz.nəs ˈmæn.ɪdʒ.mənt/

(noun) işletme yönetimi

Örnek:

She decided to major in business management at university.
Üniversitede işletme yönetimi okumaya karar verdi.

business practice

/ˈbɪz.nɪs ˌpræk.tɪs/

(noun) iş uygulaması, ticari teamül

Örnek:

The company was criticized for its unethical business practices.
Şirket, etik olmayan iş uygulamaları nedeniyle eleştirildi.

collapse

/kəˈlæps/

(verb) çökmek, yıkılmak, düşmek;

(noun) çöküş, yıkılma, başarısızlık

Örnek:

The old bridge finally collapsed under the heavy load.
Eski köprü ağır yük altında sonunda çöktü.

cope with

/koʊp wɪð/

(phrasal verb) başa çıkmak, üstesinden gelmek, idare etmek

Örnek:

It's hard to cope with the loss of a loved one.
Sevilen birini kaybetmekle başa çıkmak zordur.

cost-effective

/ˌkɔst ɪˈfɛktɪv/

(adjective) uygun maliyetli, ekonomik

Örnek:

Investing in energy-efficient appliances is a cost-effective way to save money.
Enerji verimli cihazlara yatırım yapmak, para tasarrufu sağlamanın uygun maliyetli bir yoludur.

descending

/dɪˈsen.dɪŋ/

(adjective) inişli, aşağı doğru, alçalan

Örnek:

The plane began its descending flight.
Uçak iniş uçuşuna başladı.

dominate

/ˈdɑː.mə.neɪt/

(verb) domine etmek, hakim olmak, öne çıkmak

Örnek:

The company has managed to dominate the market.
Şirket piyasayı domine etmeyi başardı.

downturn

/ˈdaʊn.tɝːn/

(noun) düşüş, gerileme, durgunluk

Örnek:

The company faced a significant downturn in sales last quarter.
Şirket geçen çeyrekte satışlarda önemli bir düşüş yaşadı.

entail

/ɪnˈteɪl/

(verb) gerektirmek, içermek, yol açmak

Örnek:

A job in the police force entails a lot of responsibility.
Polis gücünde bir iş, çok fazla sorumluluk gerektirir.

exchange rate

/ɪksˈtʃeɪndʒ reɪt/

(noun) döviz kuru, kur

Örnek:

The exchange rate between the dollar and the euro fluctuates daily.
Dolar ve avro arasındaki döviz kuru günlük olarak dalgalanır.

flourish

/ˈflɝː.ɪʃ/

(verb) gelişmek, serpilmek, sallamak;

(noun) jest, gösteriş, melodi

Örnek:

The plants flourish in warm, humid climates.
Bitkiler sıcak, nemli iklimlerde gelişir.

for large purchases

/fɔːr lɑːrdʒ ˈpɜːr.tʃə.sɪz/

(phrase) büyük alışverişler için

Örnek:

Many people use credit cards for large purchases like appliances.
Birçok kişi beyaz eşya gibi büyük alışverişler için kredi kartı kullanır.

for the benefit of

/fɔːr ðə ˈben.ə.fɪt əv/

(phrase) yararına, menfaatine

Örnek:

The new laws were designed for the benefit of the environment.
Yeni yasalar çevrenin yararına tasarlandı.

foremost

/ˈfɔːr.moʊst/

(adjective) en önemli, başlıca, önde gelen;

(adverb) her şeyden önce, öncelikle

Örnek:

His foremost concern was the safety of his family.
En önemli endişesi ailesinin güvenliğiydi.

forerunner

/ˈfɔːrˌrʌn.ɚ/

(noun) öncü, habercisi

Örnek:

The invention of the printing press was a forerunner of the information age.
Matbaanın icadı bilgi çağının bir öncüsüydü.

from around the globe

/frʌm əˈraʊnd ðə ɡloʊb/

(phrase) dünyanın dört bir yanından, dünya çapından

Örnek:

Athletes from around the globe gathered for the Olympic Games.
Dünyanın dört bir yanından sporcular Olimpiyat Oyunları için bir araya geldi.

infrastructure

/ˈɪn.frəˌstrʌk.tʃɚ/

(noun) altyapı

Örnek:

The country's aging infrastructure needs significant investment.
Ülkenin yaşlanan altyapısı önemli yatırım gerektiriyor.

marketable

/ˈmɑːr.kɪ.t̬ə.bəl/

(adjective) pazarlanabilir, satılabilir

Örnek:

The product needs to be more marketable to attract buyers.
Ürün, alıcıları çekmek için daha pazarlanabilir olmalı.

multinational corporation

/ˌmʌl.tɪˈnæʃ.ən.əl ˌkɔːr.pəˈreɪ.ʃən/

(noun) çok uluslu şirket, uluslararası şirket

Örnek:

Many well-known brands are actually multinational corporations.
Birçok tanınmış marka aslında çok uluslu şirketlerdir.

multi-regional

/ˌmʌl.tiˈriː.dʒə.nəl/

(adjective) çok bölgeli, bölgeler arası

Örnek:

The company has a multi-regional presence across Asia.
Şirketin Asya genelinde çok bölgeli bir varlığı var.

nationality

/ˌnæʃ.ənˈæl.ə.t̬i/

(noun) uyruk, milliyet, etnik grup

Örnek:

What is your nationality?
Uyruğunuz nedir?

net income

/ˌnet ˈɪn.kʌm/

(noun) net gelir, net kar

Örnek:

The company reported a significant increase in net income for the last quarter.
Şirket, son çeyrekte net gelirinde önemli bir artış bildirdi.

penalize

/ˈpiː.nəl.aɪz/

(verb) cezalandırmak, ceza vermek, dezavantajlı duruma düşürmek

Örnek:

The referee decided to penalize the player for a foul.
Hakem, oyuncuyu faul nedeniyle cezalandırmaya karar verdi.

put forth

/pʊt fɔrθ/

(phrasal verb) sunmak, ortaya koymak, ileri sürmek

Örnek:

The committee will put forth a new proposal next week.
Komite gelecek hafta yeni bir öneri sunacak.

ratio

/ˈreɪ.ʃi.oʊ/

(noun) oran, nispet

Örnek:

The ratio of boys to girls in the class is 2:1.
Sınıftaki erkeklerin kızlara oranı 2:1'dir.

set up

/set ʌp/

(phrasal verb) kurmak, oluşturmak, ayarlamak

Örnek:

They plan to set up a new business next year.
Gelecek yıl yeni bir iş kurmayı planlıyorlar.

skyrocket

/ˈskaɪˌrɑː.kɪt/

(verb) fırlamak, hızla yükselmek

Örnek:

Housing prices have skyrocketed in recent years.
Konut fiyatları son yıllarda fırladı.

so far

/soʊ fɑr/

(adverb) şimdiye kadar, bugüne kadar

Örnek:

So far, everything is going according to plan.
Şimdiye kadar her şey plana göre gidiyor.

surge

/sɝːdʒ/

(noun) dalgalanma, akın, artış;

(verb) dalgalanmak, akın etmek, artmak

Örnek:

A sudden surge of water broke through the dam.
Barajı ani bir su dalgalanması yıktı.

synergy

/ˈsɪn.ɚ.dʒi/

(noun) sinerji, işbirliği

Örnek:

The synergy between the two departments led to a highly successful project.
İki departman arasındaki sinerji, son derece başarılı bir projeye yol açtı.

synthesis

/ˈsɪn.θə.sɪs/

(noun) sentez, birleşim, harmanlama

Örnek:

The report provides a synthesis of the research findings.
Rapor, araştırma bulgularının bir sentezini sunmaktadır.

tactics

/ˈtæk.tɪks/

(noun) taktik, savaş sanatı, taktikler

Örnek:

The general was praised for his brilliant battlefield tactics.
General, parlak savaş alanı taktikleri nedeniyle övgü aldı.

unemployment

/ˌʌn.ɪmˈplɔɪ.mənt/

(noun) işsizlik

Örnek:

The government is working to reduce unemployment.
Hükümet işsizliği azaltmak için çalışıyor.

variable

/ˈver.i.ə.bəl/

(adjective) değişken, istikrarsız;

(noun) değişken

Örnek:

The weather here is highly variable.
Buradaki hava çok değişken.

vicious circle

/ˈvɪʃ.əs ˈsɜːr.kl̩/

(noun) kısır döngü

Örnek:

The company was caught in a vicious circle of declining sales and budget cuts.
Şirket, düşen satışlar ve bütçe kesintilerinin kısır döngüsüne yakalandı.

without a doubt

/wɪˈðaʊt ə daʊt/

(idiom) hiç şüphesiz, kuşkusuz

Örnek:

She is without a doubt the best candidate for the job.
O, hiç şüphesiz iş için en iyi aday.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren