Avatar of Vocabulary Set 800 Puan

Gün 08 - Pazarlama Stratejisi (2) İçinde 800 Puan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Gün 08 - Pazarlama Stratejisi (2)' içinde '800 Puan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

advertising campaign

/ˈæd.vər.taɪ.zɪŋ kæmˈpeɪn/

(noun) reklam kampanyası

Örnek:

The company launched a new advertising campaign to boost sales.
Şirket, satışları artırmak için yeni bir reklam kampanyası başlattı.

be anxious to do

/bi ˈæŋk.ʃəs tu du/

(idiom) can atmak, dört gözle beklemek

Örnek:

She is anxious to meet her new colleagues.
Yeni meslektaşlarıyla tanışmayı dört gözle bekliyor.

bring on

/brɪŋ ɑːn/

(phrasal verb) neden olmak, tetiklemek, yol açmak

Örnek:

The stress of the job brought on a severe headache.
İş stresi şiddetli bir baş ağrısına neden oldu.

chase

/tʃeɪs/

(verb) kovalamak, peşinden koşmak, peşinde olmak;

(noun) kovalama, takip

Örnek:

The dog loves to chase squirrels in the park.
Köpek parkta sincapları kovalamayı sever.

come along

/kʌm əˈlɔŋ/

(phrasal verb) birlikte gelmek, eşlik etmek, ilerlemek

Örnek:

Why don't you come along with us to the park?
Neden bizimle parka gelmiyorsun?

come loose

/kʌm luːs/

(phrasal verb) gevşemek, çıkmak

Örnek:

The button on my shirt has come loose.
Gömleğimin düğmesi gevşedi.

conditional

/kənˈdɪʃ.ən.əl/

(adjective) koşullu, şartlı;

(noun) koşullu, koşul bağlacı

Örnek:

The offer is conditional on a satisfactory inspection.
Teklif, tatmin edici bir incelemeye bağlıdır.

customer survey

/ˈkʌs.tə.mər ˈsɜːr.veɪ/

(noun) müşteri anketi, müşteri araştırması

Örnek:

We are conducting a customer survey to improve our service.
Hizmetimizi geliştirmek için bir müşteri anketi yapıyoruz.

date back to

/deɪt bæk tuː/

(phrasal verb) dayanmak, uzanmak

Örnek:

This castle dates back to the 14th century.
Bu kale 14. yüzyıla dayanmaktadır.

depict

/dɪˈpɪkt/

(verb) tasvir etmek, resmetmek, betimlemek

Örnek:

The artist chose to depict the city at dawn.
Sanatçı, şehri şafakta tasvir etmeyi seçti.

destruction

/dɪˈstrʌk.ʃən/

(noun) yıkım, imha, harabe

Örnek:

The earthquake caused widespread destruction.
Deprem yaygın yıkıma neden oldu.

enter into

/ˈen.tər ˈɪn.tuː/

(phrasal verb) girmek, başlamak, imzalamak

Örnek:

They decided to enter into negotiations for a new contract.
Yeni bir sözleşme için müzakerelere girmeye karar verdiler.

get back to

/ɡɛt bæk tuː/

(phrasal verb) geri dönmek, geri gelmek, cevap vermek

Örnek:

I need to get back to work after this break.
Bu aradan sonra işe geri dönmem gerekiyor.

gradual

/ˈɡrædʒ.u.əl/

(adjective) aşamalı, tedrici

Örnek:

There has been a gradual improvement in her health.
Sağlığında kademe kademe bir iyileşme oldu.

inactive

/ɪnˈæk.tɪv/

(adjective) pasif, hareketsiz

Örnek:

The volcano has been inactive for centuries.
Volkan yüzyıllardır pasif durumda.

in the meantime

/ɪn ðə ˈmiːn.taɪm/

(adverb) bu arada, o esnada

Örnek:

The new computer will arrive next week; in the meantime, you can use the old one.
Yeni bilgisayar haftaya gelecek; bu arada, eskisini kullanabilirsin.

invalid

/ɪnˈvæl.ɪd/

(noun) hasta, engelli;

(adjective) geçersiz, hükümsüz, yanlış

Örnek:

The nurse helped the invalid to sit up in bed.
Hemşire hastanın yatakta oturmasına yardım etti.

look over

/lʊk ˈoʊvər/

(phrasal verb) gözden geçirmek, incelemek, görmezden gelmek

Örnek:

Can you look over this report before I submit it?
Bu raporu göndermeden önce gözden geçirebilir misin?

make up one's mind

/meɪk ʌp wʌnz maɪnd/

(idiom) karar vermek, zihnini belirlemek

Örnek:

I can't make up my mind whether to go to the party or stay home.
Partiye mi gideyim yoksa evde mi kalayım karar veremiyorum.

meaningful

/ˈmiː.nɪŋ.fəl/

(adjective) anlamlı, önemli, faydalı

Örnek:

She found a meaningful career in social work.
Sosyal hizmetlerde anlamlı bir kariyer buldu.

put a rush

/pʊt ə rʌʃ/

(idiom) hızlandırmak, öncelik vermek

Örnek:

We need to put a rush on this order if we want it to arrive by Friday.
Cuma gününe kadar gelmesini istiyorsak bu siparişi hızlandırmamız gerekiyor.

put a strain on

/pʊt ə streɪn ɑn/

(idiom) gerginlik katmak, yük olmak

Örnek:

The constant arguments began to put a strain on their relationship.
Sürekli tartışmalar ilişkilerine gerginlik katmaya başladı.

put up with

/pʊt ʌp wɪð/

(phrasal verb) katlanmak, tahammül etmek

Örnek:

I can't put up with his constant complaining anymore.
Onun sürekli şikayetlerine daha fazla katlanamıyorum.

reach for

/riːtʃ fɔːr/

(phrasal verb) uzanmak, elde etmeye çalışmak, ulaşmaya çalışmak

Örnek:

She had to reach for the top shelf to get the book.
Kitabı almak için üst rafa uzanmak zorunda kaldı.

stay ahead of

/steɪ əˈhɛd əv/

(idiom) önünde kalmak, avantajı korumak

Örnek:

It's important to stay ahead of the competition in business.
İş hayatında rekabetin önünde kalmak önemlidir.

A as well as B

/eɪ æz wɛl æz biː/

(conjunction) yanı sıra, hem de

Örnek:

She is a talented singer as well as a great dancer.
O yetenekli bir şarkıcı olmasının yanı sıra harika bir dansçıdır.

ample

/ˈæm.pəl/

(adjective) yeterli, bol, geniş

Örnek:

There is ample evidence to support the claim.
İddiayı desteklemek için yeterli kanıt var.

a range of

/ə reɪndʒ əv/

(phrase) bir dizi, bir yelpaze, çeşitli

Örnek:

The store offers a range of products for all ages.
Mağaza, her yaşa uygun bir dizi ürün sunmaktadır.

attend to a client

/əˈtɛnd tu ə ˈklaɪənt/

(phrase) bir müşteriyle ilgilenmek, bir müşteriye hizmet vermek

Örnek:

The receptionist was busy attending to a client when I arrived.
Ben geldiğimde resepsiyonist bir müşteriyle ilgileniyordu.

confront

/kənˈfrʌnt/

(verb) yüzleşmek, karşılaşmak, yüzleştirmek

Örnek:

She decided to confront her accuser in court.
Mahkemede suçlayıcısıyla yüzleşmeye karar verdi.

context

/ˈkɑːn.tekst/

(noun) bağlam, arka plan

Örnek:

It is important to consider the historical context of the document.
Belgenin tarihsel bağlamını göz önünde bulundurmak önemlidir.

despair

/dɪˈsper/

(noun) umutsuzluk;

(verb) umutsuzluğa kapılmak

Örnek:

He fell into despair after losing his job.
İşini kaybettikten sonra umutsuzluğa düştü.

disconnected

/ˌdɪs.kəˈnek.tɪd/

(adjective) bağlantısız, kopuk, tutarsız;

(past tense) kesti, ayırdı

Örnek:

The technician found a disconnected wire in the back of the machine.
Teknisyen makinenin arkasında bağlantısı kesilmiş bir kablo buldu.

dissatisfied

/ˌdɪsˈsæt̬.əs.faɪd/

(adjective) memnuniyetsiz, hoşnutsuz

Örnek:

Many customers were dissatisfied with the new service.
Birçok müşteri yeni hizmetten memnuniyetsizdi.

driven

/ˈdrɪv.ən/

(adjective) azimli, kararlı;

(past participle) sürülmüş, itilmiş

Örnek:

She is a highly driven individual, always striving for success.
O, başarıya ulaşmak için her zaman çabalayan, son derece azimli bir bireydir.

dynamic

/daɪˈnæm.ɪk/

(adjective) dinamik, değişken;

(noun) dinamik, itici güç

Örnek:

The business environment is highly dynamic.
İş ortamı oldukça dinamik.

eagerly await

/ˈiːɡərli əˈweɪt/

(phrasal verb) sabırsızlıkla beklemek, dört gözle beklemek

Örnek:

We eagerly await your response to our proposal.
Teklifimize vereceğiniz yanıtı sabırsızlıkla bekliyoruz.

enormous

/əˈnɔːr.məs/

(adjective) muazzam, devasa, büyük

Örnek:

The company made an enormous profit this year.
Şirket bu yıl muazzam bir kar elde etti.

fall behind

/fɔːl bɪˈhaɪnd/

(phrasal verb) geri kalmak, geride kalmak, geri kalmak (ödemelerde)

Örnek:

If you don't study regularly, you'll fall behind in your classes.
Düzenli çalışmazsan derslerinde geri kalırsın.

feasible

/ˈfiː.zə.bəl/

(adjective) uygulanabilir, yapılabilir, mümkün

Örnek:

It is not feasible to do this work in a day.
Bu işi bir günde yapmak mümkün değil.

forwarding address

/ˈfɔːrwərdɪŋ əˈdres/

(noun) yeni adres, yönlendirme adresi

Örnek:

Please leave your forwarding address with the post office.
Lütfen yeni adresinizi postahaneye bırakın.

get over

/ɡet ˈoʊ.vər/

(phrasal verb) atlatmak, üstesinden gelmek, aşmak

Örnek:

It took her a long time to get over the flu.
Gripten kurtulması uzun zaman aldı.

impress

/ɪmˈpres/

(verb) etkilemek, izlenim bırakmak, damgalamak

Örnek:

His performance really impressed the judges.
Performansı jüriyi gerçekten etkiledi.

inadequate

/ɪˈnæd.ə.kwət/

(adjective) yetersiz, eksik, uygunsuz

Örnek:

The food supply was inadequate to feed all the refugees.
Gıda tedariki tüm mültecileri beslemek için yetersizdi.

in a timely fashion

/ɪn ə ˈtaɪmli ˈfæʃən/

(phrase) zamanında, vaktinde, ivedilikle

Örnek:

Please submit your report in a timely fashion.
Lütfen raporunuzu zamanında gönderin.

irreplaceable

/ˌɪr.əˈpleɪ.sə.bəl/

(adjective) yeri doldurulamaz, eşsiz

Örnek:

This antique watch is irreplaceable because it belonged to my grandfather.
Bu antika saat yeri doldurulamaz çünkü dedeme aitti.

limitation

/ˌlɪm.əˈteɪ.ʃən/

(noun) sınırlama, kısıtlama, zayıflık

Örnek:

There's a strict limitation on the number of guests.
Misafir sayısında katı bir sınırlama var.

massive

/ˈmæs.ɪv/

(adjective) büyük, devasa, önemli

Örnek:

The building has a massive oak door.
Binanın büyük bir meşe kapısı var.

point out

/pɔɪnt aʊt/

(phrasal verb) işaret etmek, göstermek, belirtmek

Örnek:

She pointed out the star in the night sky.
Gece gökyüzündeki yıldızı işaret etti.

rave review

/ˈreɪv rɪˌvjuː/

(noun) olumlu eleştiri, coşkulu yorum

Örnek:

The new restaurant received rave reviews from food critics.
Yeni restoran, yemek eleştirmenlerinden olumlu eleştiriler aldı.

repeatedly

/rɪˈpiː.t̬ɪd.li/

(adverb) tekrar tekrar, defalarca

Örnek:

He repeatedly tried to call her, but she didn't answer.
Onu tekrar tekrar aramaya çalıştı ama cevap vermedi.

strategically

/strəˈtiː.dʒɪ.kəl.i/

(adverb) stratejik olarak

Örnek:

The company strategically placed its new store near a busy intersection.
Şirket, yeni mağazasını yoğun bir kavşağın yakınına stratejik olarak yerleştirdi.

unveil

/ʌnˈveɪl/

(verb) açmak, tanıtmak, açıklamak

Örnek:

The queen will unveil the new statue next month.
Kraliçe gelecek ay yeni heykeli açacak.

a great deal

/ə ɡreɪt diːl/

(phrase) çok, büyük ölçüde, oldukça

Örnek:

She spends a great deal of time reading.
Okumaya çok zaman ayırıyor.

be sensitive to

/bi ˈsɛnsətɪv tu/

(phrase) duyarlı olmak, hassas olmak, etkilenmek

Örnek:

A good teacher should be sensitive to the needs of their students.
İyi bir öğretmen öğrencilerinin ihtiyaçlarına karşı duyarlı olmalıdır.

bother to do

/ˈbɑðər tu du/

(phrase) zahmet etmek, uğraşmak

Örnek:

He didn't even bother to do his homework.
Ödevini yapmaya bile zahmet etmedi.

call off

/kɔːl ˈɔːf/

(phrasal verb) iptal etmek, vazgeçmek, geri çağırmak

Örnek:

They had to call off the outdoor concert due to heavy rain.
Şiddetli yağmur nedeniyle açık hava konserini iptal etmek zorunda kaldılar.

carry out market studies

/ˈkæri aʊt ˈmɑːrkɪt ˈstʌdiz/

(phrase) pazar araştırmaları yapmak, piyasa etütleri yürütmek

Örnek:

Before launching the new product, the company decided to carry out market studies.
Yeni ürünü piyasaya sürmeden önce şirket pazar araştırmaları yapmaya karar verdi.

come across

/kʌm əˈkrɔs/

(phrasal verb) rastlamak, karşılaşmak, anlaşılmak

Örnek:

I came across an old friend at the market today.
Bugün pazarda eski bir arkadaşıma rastladım.

contrive to do

/kənˈtraɪv tə duː/

(phrase) yapmayı başarmak, becermek, ayarlamak

Örnek:

Despite the bad weather, they managed to contrive to do the outdoor concert.
Kötü havaya rağmen, açık hava konserini yapmayı başardılar.

deliberate

/dɪˈlɪb.ɚ.ət/

(adjective) kasıtlı, bilinçli, düşünceli;

(verb) müzakere etmek, düşünmek

Örnek:

The fire was a result of deliberate arson.
Yangın kasıtlı kundaklama sonucuydu.

discounted rate

/dɪˈskaʊntɪd reɪt/

(noun) indirimli tarife, indirimli fiyat

Örnek:

Students are eligible for a discounted rate on public transport.
Öğrenciler toplu taşımada indirimli tarifeden yararlanabilirler.

have a tendency to do

/hæv ə ˈtendənsi tu du/

(idiom) eğilimi olmak, meyilli olmak

Örnek:

I have a tendency to talk too much when I'm nervous.
Gergin olduğumda çok fazla konuşma eğilimim var.

have an opportunity to do

/hæv æn ˌɑː.pɚˈtuː.nə.t̬i tu duː/

(phrase) yapma fırsatı bulmak, yapma imkanı olmak

Örnek:

I hope to have an opportunity to do some sightseeing while I'm in Paris.
Paris'teyken biraz gezme fırsatı bulmayı umuyorum.

have something to do with

/hæv ˈsʌm.θɪŋ tuː duː wɪθ/

(idiom) bir ilgisi olmak, ilişkili olmak

Örnek:

I think his bad mood might have something to do with the argument he had this morning.
Sanırım kötü ruh hali, bu sabahki tartışmasıyla bir ilgisi olabilir.

in turn

/ɪn tɜrn/

(phrase) sırayla, buna karşılık, sonuç olarak

Örnek:

The children took turns riding the swing, each one getting a chance in turn.
Çocuklar sırayla salıncağa bindi, her biri sırayla bir şans elde etti.

make no exception

/meɪk noʊ ɪkˈsɛp.ʃən/

(idiom) istisna yapmamak, ayrıcalık tanımamak

Örnek:

The law is strict, and the judge will make no exception for anyone.
Kanun katıdır ve yargıç hiç kimse için istisna yapmayacaktır.

televise

/ˈtel.ə.vaɪz/

(verb) televizyonda yayınlamak, yayınlamak

Örnek:

The event will be televised live around the world.
Etkinlik dünya çapında canlı yayınlanacak.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren