Avatar of Vocabulary Set Başarı ve Başarısızlık

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Başarı ve Başarısızlık Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Başarı ve Başarısızlık' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

objective

/əbˈdʒek.tɪv/

(noun) hedef, amaç;

(adjective) objektif, tarafsız

Örnek:

Our main objective is to increase sales by 20%.
Ana hedefimiz satışları %20 artırmaktır.

attempt

/əˈtempt/

(noun) girişim, deneme;

(verb) çalışmak, denemek

Örnek:

He made an attempt to climb the mountain.
Dağa tırmanmak için bir girişimde bulundu.

breakthrough

/ˈbreɪk.θruː/

(noun) çığır, buluş

Örnek:

Scientists announced a major breakthrough in cancer research.
Bilim insanları kanser araştırmalarında büyük bir çığır açtıklarını duyurdu.

accomplish

/əˈkɑːm.plɪʃ/

(verb) başarmak, gerçekleştirmek

Örnek:

She hopes to accomplish her goals by the end of the year.
Yıl sonuna kadar hedeflerini gerçekleştirmeyi umuyor.

fulfill

/fʊlˈfɪl/

(verb) gerçekleştirmek, yerine getirmek, tamamlamak

Örnek:

He worked hard to fulfill his dream of becoming a doctor.
Doktor olma hayalini gerçekleştirmek için çok çalıştı.

battle

/ˈbæt̬.əl/

(noun) savaş, muharebe, mücadele;

(verb) mücadele etmek, savaşmak

Örnek:

The army won a decisive battle.
Ordu belirleyici bir savaş kazandı.

abandon

/əˈbæn.dən/

(verb) terk etmek, bırakmak, vazgeçmek;

(noun) coşku, pervasızlık

Örnek:

We had to abandon the car.
Arabayı terk etmek zorunda kaldık.

ideal

/aɪˈdiː.əl/

(adjective) ideal, mükemmel, hayali;

(noun) ideal, örnek

Örnek:

This is the ideal place for a picnic.
Burası piknik için ideal bir yer.

establish

/ɪˈstæb.lɪʃ/

(verb) kurmak, oluşturmak, tesis etmek

Örnek:

The company was established in 1990.
Şirket 1990 yılında kuruldu.

aggressively

/əˈɡres.ɪv.li/

(adverb) agresifçe, saldırganca, kararlı bir şekilde

Örnek:

The dog barked aggressively at the stranger.
Köpek yabancıya agresifçe havladı.

advance

/ədˈvæns/

(noun) ilerleme, gelişme, avans;

(verb) ilerlemek, gelişmek, avans vermek;

(adjective) ön, peşin

Örnek:

The army made a rapid advance towards the enemy lines.
Ordu, düşman hatlarına doğru hızlı bir ilerleme kaydetti.

cope

/koʊp/

(verb) başa çıkmak, üstesinden gelmek, idare etmek;

(noun) cüppe, pelerin

Örnek:

It's hard to cope with the loss of a loved one.
Sevilen birini kaybetmekle başa çıkmak zordur.

invest

/ɪnˈvest/

(verb) yatırım yapmak, ayırmak

Örnek:

She decided to invest her savings in real estate.
Birikimlerini gayrimenkule yatırmaya karar verdi.

attain

/əˈteɪn/

(verb) ulaşmak, elde etmek, varmak

Örnek:

He worked hard to attain his goals.
Hedeflerine ulaşmak için çok çalıştı.

productive

/prəˈdʌk.tɪv/

(adjective) verimli, üretken, bereketli

Örnek:

It was a very productive meeting, we made a lot of decisions.
Çok verimli bir toplantıydı, birçok karar aldık.

realize

/ˈriː.ə.laɪz/

(verb) fark etmek, anlamak, gerçekleştirmek

Örnek:

She suddenly realized that she had left her phone at home.
Telefonunu evde unuttuğunu aniden fark etti.

strive

/straɪv/

(verb) çabalamak, uğraşmak, mücadele etmek

Örnek:

We must strive to achieve excellence in all our endeavors.
Tüm çabalarımızda mükemmelliğe ulaşmak için çabalamalıyız.

prosper

/ˈprɑː.spɚ/

(verb) gelişmek, başarılı olmak, büyümek

Örnek:

The business continued to prosper despite the economic downturn.
Ekonomik gerilemeye rağmen işler gelişmeye devam etti.

progress

/ˈprɑː.ɡres/

(noun) ilerleme, gelişme;

(verb) ilerlemek, gelişmek

Örnek:

We are making good progress on the project.
Projede iyi ilerleme kaydediyoruz.

pursue

/pɚˈsuː/

(verb) takip etmek, kovalamak, sürdürmek

Örnek:

The police car pursued the suspect down the highway.
Polis arabası otoyolda şüpheliyi takip etti.

ambitious

/æmˈbɪʃ.əs/

(adjective) hırslı, azimli, iddialı

Örnek:

She is an ambitious young lawyer.
O hırslı genç bir avukat.

desperate

/ˈdes.pɚ.ət/

(adjective) çaresiz, umutsuz, son çare

Örnek:

He was desperate for a job.
İş için çaresizdi.

failure

/ˈfeɪ.ljɚ/

(noun) başarısızlık, hüsran, ihmal

Örnek:

The project was a complete failure.
Proje tam bir başarısızlıktı.

victory

/ˈvɪk.tɚ.i/

(noun) zafer, galibiyet

Örnek:

The team celebrated their hard-fought victory.
Takım, zorlu zaferlerini kutladı.

rise

/raɪz/

(verb) yükselmek, kalkmak, doğmak;

(noun) yükseliş, artış, doğuş

Örnek:

The sun began to rise over the mountains.
Güneş dağların üzerinden yükselmeye başladı.

defeat

/dɪˈfiːt/

(verb) yenmek, mağlup etmek, engellemek;

(noun) yenilgi, mağlubiyet

Örnek:

The army managed to defeat the enemy forces.
Ordu düşman kuvvetlerini yenmeyi başardı.

hopeless

/ˈhoʊp.ləs/

(adjective) umutsuz, çaresiz, beceriksiz

Örnek:

She felt utterly hopeless after losing her job.
İşini kaybettikten sonra tamamen umutsuz hissetti.

loss

/lɑːs/

(noun) kayıp, zarar

Örnek:

The company reported a significant financial loss this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir finansal kayıp bildirdi.

disastrous

/dɪˈzæs.trəs/

(adjective) felaket, yıkıcı

Örnek:

The earthquake had a disastrous effect on the city.
Depremin şehir üzerinde felaket bir etkisi oldu.

struggle

/ˈstrʌɡ.əl/

(verb) çabalamak, mücadele etmek;

(noun) mücadele, çaba

Örnek:

He tried to struggle free from the ropes.
İplerden kurtulmak için çabaladı.

overcome

/ˌoʊ.vɚˈkʌm/

(verb) üstesinden gelmek, yenmek, kapılmak;

(adjective) bitkin, üzgün

Örnek:

She managed to overcome her fear of public speaking.
Topluluk önünde konuşma korkusunu yenmeyi başardı.

thrive

/θraɪv/

(verb) gelişmek, serpilmek, başarılı olmak

Örnek:

The plants thrive in warm, sunny climates.
Bitkiler sıcak, güneşli iklimlerde gelişir.

obstacle

/ˈɑːb.stə.kəl/

(noun) engel, mani, bariyer

Örnek:

The fallen tree was an obstacle in our path.
Devrilen ağaç yolumuzda bir engeldi.

promising

/ˈprɑː.mɪ.sɪŋ/

(adjective) umut vadeden, gelecek vaat eden

Örnek:

The young artist showed promising talent.
Genç sanatçı umut vadeden bir yetenek sergiledi.

let down

/let daʊn/

(phrasal verb) hayal kırıklığına uğratmak, yüzüstü bırakmak, indirmek

Örnek:

I promised to help him, and I don't want to let him down.
Ona yardım edeceğime söz verdim ve onu hayal kırıklığına uğratmak istemiyorum.

flourish

/ˈflɝː.ɪʃ/

(verb) gelişmek, serpilmek, sallamak;

(noun) jest, gösteriş, melodi

Örnek:

The plants flourish in warm, humid climates.
Bitkiler sıcak, nemli iklimlerde gelişir.

fall

/fɑːl/

(verb) düşmek, azalmak, yıkılmak;

(noun) düşüş, çöküş, sonbahar

Örnek:

The apple fell from the tree.
Elma ağaçtan düştü.

boom

/buːm/

(noun) uğultu, patlama sesi, patlama;

(verb) uğuldamak, patlamak, patlama yaşamak;

(adjective) patlama yaşayan, canlanan;

(interjection) bum, pat

Örnek:

We heard the distant boom of thunder.
Uzaklardan gelen gök gürültüsünün uğultusunu duyduk.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren