Avatar of Vocabulary Set Duygular ve Hisler

TOEFL için Temel Kelime Bilgisi İçinde Duygular ve Hisler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Temel Kelime Bilgisi' içinde 'Duygular ve Hisler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

desire

/dɪˈzaɪr/

(noun) arzu, istek, şehvet;

(verb) istemek, arzu etmek, dilemek

Örnek:

He expressed a strong desire to travel the world.
Dünyayı gezmek için güçlü bir arzu duyduğunu ifade etti.

affection

/əˈfek.ʃən/

(noun) sevgi, şefkat, düşkünlük

Örnek:

She showed great affection for her grandchildren.
Torunlarına büyük bir sevgi gösterdi.

eagerness

/ˈiː.ɡɚ.nəs/

(noun) isteklilik, heves, şevk

Örnek:

Her eagerness to learn new things was inspiring.
Yeni şeyler öğrenme isteği ilham vericiydi.

fascination

/ˌfæs.ənˈeɪ.ʃən/

(noun) hayranlık, büyülenme, çekicilik

Örnek:

She had a lifelong fascination with ancient Egypt.
Antik Mısır'a karşı ömür boyu süren bir hayranlığı vardı.

enthusiasm

/ɪnˈθuː.zi.æz.əm/

(noun) heves, coşku

Örnek:

She showed great enthusiasm for her new project.
Yeni projesine büyük bir heves gösterdi.

devotion

/dɪˈvoʊ.ʃən/

(noun) bağlılık, adanmışlık, sadakat

Örnek:

Her devotion to her children was evident in every sacrifice she made.
Çocuklarına olan bağlılığı, yaptığı her fedakarlıkta belliydi.

contentment

/kənˈtent.mənt/

(noun) memnuniyet, hoşnutluk

Örnek:

She found true contentment in her simple life.
Basit hayatında gerçek memnuniyet buldu.

amazement

/əˈmeɪz.mənt/

(noun) hayret, şaşkınlık

Örnek:

She stared at the magic trick in amazement.
Sihir numarasına hayretle baktı.

self-esteem

/ˌself ɪˈstiːm/

(noun) özgüven, özsaygı

Örnek:

Building a child's self-esteem is crucial for their development.
Bir çocuğun özgüvenini inşa etmek, gelişimi için çok önemlidir.

curiosity

/ˌkjʊr.iˈɑː.sə.t̬i/

(noun) merak, ilginç nesne, tuhaflık

Örnek:

His curiosity led him to explore the old abandoned house.
Merakı onu eski terk edilmiş evi keşfetmeye yöneltti.

astonishment

/əˈstɑː.nɪʃ.mənt/

(noun) şaşkınlık, hayret

Örnek:

To my astonishment, she remembered my name after all these years.
Büyük bir şaşkınlıkla gördüm ki, bunca yıldan sonra adımı hatırladı.

honor

/ˈɑː.nɚ/

(noun) onur, saygı, dürüstlük;

(verb) onurlandırmak, saygı duymak

Örnek:

He served his country with honor.
Ülkesine onurla hizmet etti.

thrill

/θrɪl/

(noun) heyecan, coşku, gerilim;

(verb) heyecanlandırmak, coşturmak, mest etmek

Örnek:

The roller coaster gave me a real thrill.
Hız treni bana gerçek bir heyecan verdi.

fatigue

/fəˈtiːɡ/

(noun) yorgunluk, bitkinlik, yıpranma;

(verb) yormak, bitkin düşürmek

Örnek:

The doctor diagnosed her with chronic fatigue.
Doktor ona kronik yorgunluk teşhisi koydu.

temper

/ˈtem.pɚ/

(noun) huy, sinir, çabuk sinirlenme;

(verb) sertleştirmek, tavlamak, yumuşatmak

Örnek:

He has a very bad temper.
Çok kötü bir huyu var.

fright

/fraɪt/

(noun) korku, ürkü;

(verb) korkutmak, ürkütmek

Örnek:

The loud noise gave me a terrible fright.
Yüksek ses beni çok korkuttu.

annoyance

/əˈnɔɪ.əns/

(noun) rahatsızlık, can sıkıntısı, sinir bozucu şey

Örnek:

He expressed his annoyance at the delay.
Gecikmeden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

aggression

/əˈɡreʃ.ən/

(noun) saldırganlık, agresyon, saldırı

Örnek:

The dog showed signs of aggression towards strangers.
Köpek yabancılara karşı saldırganlık belirtileri gösterdi.

anxiety

/æŋˈzaɪ.ə.t̬i/

(noun) endişe, kaygı, huzursuzluk

Örnek:

He felt a surge of anxiety as he waited for the test results.
Test sonuçlarını beklerken bir endişe dalgası hissetti.

despair

/dɪˈsper/

(noun) umutsuzluk;

(verb) umutsuzluğa kapılmak

Örnek:

He fell into despair after losing his job.
İşini kaybettikten sonra umutsuzluğa düştü.

disappointment

/ˌdɪs.əˈpɔɪnt.mənt/

(noun) hayal kırıklığı, hüsran

Örnek:

His failure to win the championship was a great disappointment to his fans.
Şampiyonluğu kazanamaması, hayranları için büyük bir hayal kırıklığı oldu.

frustration

/frʌsˈtreɪ.ʃən/

(noun) hayal kırıklığı, hüsran, engelleme

Örnek:

He slammed his fist on the table in frustration.
Hayal kırıklığıyla masaya yumruğunu vurdu.

embarrassment

/ɪmˈber.əs.mənt/

(noun) utanç, mahcupiyet, sıkıntı

Örnek:

She felt a blush of embarrassment creep up her neck when she tripped.
Tökezlediğinde boynuna doğru bir utanç kızarıklığı hissetti.

exhaustion

/ɪɡˈzɑː.tʃən/

(noun) bitkinlik, tükenmişlik, tüketme

Örnek:

She was suffering from exhaustion after the long journey.
Uzun yolculuktan sonra bitkinlik çekiyordu.

distress

/dɪˈstres/

(noun) sıkıntı, ızdırap, acı;

(verb) üzmek, sıkıntı vermek, rahatsız etmek

Örnek:

She was in great distress after losing her job.
İşini kaybettikten sonra büyük bir sıkıntı içindeydi.

humiliation

/hjuːˌmɪl.iˈeɪ.ʃən/

(noun) aşağılanma, küçük düşme

Örnek:

He suffered the humiliation of being fired in front of his colleagues.
Meslektaşlarının önünde kovulma aşağılanmasını yaşadı.

remorse

/rɪˈmɔːrs/

(noun) pişmanlık, vicdan azabı

Örnek:

He felt a pang of remorse for his harsh words.
Sert sözleri için bir pişmanlık hissetti.

greed

/ɡriːd/

(noun) açgözlülük, hırs

Örnek:

His greed led him to betray his friends.
Açgözlülüğü onu arkadaşlarını ihanet etmeye itti.

envy

/ˈen.vi/

(noun) kıskançlık, haset;

(verb) kıskanmak, haset etmek

Örnek:

She felt a pang of envy when she saw his new car.
Yeni arabasını görünce bir kıskançlık hissetti.

hatred

/ˈheɪ.trɪd/

(noun) nefret, kin

Örnek:

His eyes were filled with hatred.
Gözleri nefretle doluydu.

sorrow

/ˈsɔːr.oʊ/

(noun) üzüntü, keder, hüzün;

(verb) üzülmek, kederlenmek

Örnek:

He felt great sorrow at the death of his friend.
Arkadaşının ölümü üzerine büyük bir üzüntü duydu.

contempt

/kənˈtempt/

(noun) küçümseme, hor görme, mahkemeye hakaret

Örnek:

She felt nothing but contempt for his actions.
Onun eylemlerine karşı küçümsemeden başka bir şey hissetmedi.

dread

/dred/

(verb) korkmak, dehşete düşmek;

(noun) korku, dehşet;

(adjective) korkunç, dehşet verici

Örnek:

I dread having to speak in public.
Halka açık konuşma yapmak zorunda kalmaktan korkuyorum.

agitation

/ˌædʒ.əˈteɪ.ʃən/

(noun) ajitasyon, huzursuzluk, karıştırma

Örnek:

She was in a state of great agitation after the accident.
Kazadan sonra büyük bir heyecan ve huzursuzluk içindeydi.

fury

/ˈfjʊr.i/

(noun) öfke, hiddet

Örnek:

He exploded in a fit of fury.
Bir öfke nöbetiyle patladı.

misery

/ˈmɪz.ɚ.i/

(noun) sefalet, ızdırap, perişanlık

Örnek:

He endured years of misery after losing his family.
Ailesini kaybettikten sonra yıllarca sefalet çekti.

apprehension

/ˌæp.rəˈhen.ʃən/

(noun) endişe, korku, kaygı

Örnek:

He felt a sense of apprehension about the upcoming exam.
Yaklaşan sınav hakkında bir endişe hissetti.

hostility

/hɑːˈstɪl.ə.t̬i/

(noun) düşmanlık, husumet, düşmanlıklar

Örnek:

There was open hostility between the two groups.
İki grup arasında açık bir düşmanlık vardı.

rage

/reɪdʒ/

(noun) öfke, hiddet, gazap;

(verb) öfkelenmek, kudurmak, şiddetlenmek

Örnek:

He flew into a rage when he heard the news.
Haberi duyunca öfkeye kapıldı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren