Avatar of Vocabulary Set Para ve İş

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde Para ve İş Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'Para ve İş' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

depreciate

/dɪˈpriː.ʃi.eɪt/

(verb) değer kaybetmek, amortisman ayırmak, küçümsemek

Örnek:

New cars depreciate rapidly as soon as they are driven off the lot.
Yeni arabalar galeriden çıkar çıkmaz hızla değer kaybeder.

fluctuate

/ˈflʌk.tʃu.eɪt/

(verb) dalgalanmak, inişli çıkışlı olmak, değişmek

Örnek:

The stock market prices fluctuate daily.
Borsa fiyatları günlük olarak dalgalanır.

plummet

/ˈplʌm.ɪt/

(verb) düşmek, çakılmak, azalmak;

(noun) düşüş, azalma

Örnek:

The plane plummeted to the ground after engine failure.
Motor arızasından sonra uçak yere çakıldı.

soar

/sɔːr/

(verb) süzülmek, yükselmek, fırlamak

Örnek:

The eagle began to soar above the mountains.
Kartal dağların üzerinde süzülmeye başladı.

convertible

/kənˈvɝː.t̬ə.bəl/

(noun) üstü açık araba, cabrio;

(adjective) dönüştürülebilir, çevrilebilir

Örnek:

He drove off in his new red convertible.
Yeni kırmızı üstü açık arabasıyla uzaklaştı.

deregulatory

/diˈreɡjələtɔri/

(adjective) deregülatif, düzenleyici kısıtlamaları kaldıran

Örnek:

The government introduced deregulatory policies to boost economic growth.
Hükümet ekonomik büyümeyi teşvik etmek için deregülasyon politikaları uyguladı.

extravagant

/ɪkˈstræv.ə.ɡənt/

(adjective) savurgan, aşırı, lüks

Örnek:

The couple lived an extravagant lifestyle, spending lavishly on luxury goods.
Çift savurgan bir yaşam tarzı sürüyordu, lüks mallara cömertçe harcama yapıyordu.

fiscal

/ˈfɪs.kəl/

(adjective) mali, vergiyle ilgili, finansal

Örnek:

The government announced new fiscal policies to boost the economy.
Hükümet ekonomiyi canlandırmak için yeni mali politikalar açıkladı.

laissez-faire

/ˌleɪ.seɪˈfer/

(noun) laissez-faire, bırakınız yapsınlar;

(adjective) müdahaleci olmayan, serbestçi

Örnek:

The government's policy of laissez-faire led to rapid economic growth but also increased inequality.
Hükümetin laissez-faire politikası hızlı ekonomik büyümeye yol açtı ancak eşitsizliği de artırdı.

overdue

/ˌoʊ.vɚˈduː/

(adjective) gecikmiş, vadesi geçmiş, gereken

Örnek:

The rent is three days overdue.
Kira üç gün gecikmiş durumda.

alimony

/ˈæl.ə.moʊ.ni/

(noun) nafaka

Örnek:

The court ordered him to pay alimony to his ex-wife.
Mahkeme, eski eşine nafaka ödemesine karar verdi.

arrears

/əˈrɪrz/

(plural noun) gecikmiş ödeme, borç

Örnek:

He is six months in arrears with his rent.
Kirasını altı aydır ödememiş.

collateral

/kəˈlæt̬.ɚ.əl/

(noun) teminat, ipotek, ikincil hasar;

(adjective) ikincil, yan

Örnek:

He put up his house as collateral for the loan.
Evini kredi için teminat olarak gösterdi.

incentive

/ɪnˈsen.t̬ɪv/

(noun) teşvik, motivasyon, özendirme

Örnek:

The bonus served as a strong incentive for employees to work harder.
Bonus, çalışanlar için daha çok çalışmaları için güçlü bir teşvik görevi gördü.

audit

/ˈɑː.dɪt/

(noun) denetim, teftiş;

(verb) denetlemek, teftiş etmek

Örnek:

The company is undergoing a financial audit this month.
Şirket bu ay mali denetimden geçiyor.

bail out

/beɪl aʊt/

(phrasal verb) atlamak, paraşütle atlamak, kurtarmak

Örnek:

The pilot had to bail out when the engine failed.
Motor arızalanınca pilot atlamak zorunda kaldı.

insolvency

/ɪnˈsɑːl.vən.si/

(noun) mali acz, iflas

Örnek:

The company was forced into insolvency after several months of poor sales.
Şirket, birkaç aylık kötü satışların ardından mali acze düşmeye zorlandı.

quotation

/kwoʊˈteɪ.ʃən/

(noun) alıntı, aktarma, fiyat teklifi

Örnek:

He included a famous quotation from Shakespeare in his essay.
Denemesine Shakespeare'den ünlü bir alıntı ekledi.

crunch

/krʌntʃ/

(noun) çatırtı, hışırtı, kriz;

(verb) çatırdamak, hışırdamak, işlemek

Örnek:

We heard the crunch of gravel under the tires.
Lastiklerin altında çakılın çatırtısını duyduk.

deflation

/dɪˈfleɪ.ʃən/

(noun) deflasyon, sönme, havanın boşalması

Örnek:

The country is currently experiencing a period of economic deflation.
Ülke şu anda ekonomik deflasyon dönemi yaşıyor.

dividend

/ˈdɪv.ə.dend/

(noun) temettü, kâr payı, bölünen

Örnek:

The company announced a quarterly dividend of 50 cents per share.
Şirket, hisse başına 50 sentlik üç aylık temettü açıkladı.

leverage

/ˈlev.ɚ.ɪdʒ/

(noun) kaldıraç, avantaj, etki;

(verb) kullanmak, faydalanmak

Örnek:

The company used its brand recognition as leverage to enter new markets.
Şirket, marka bilinirliğini yeni pazarlara girmek için bir kaldıraç olarak kullandı.

ransom

/ˈræn.səm/

(noun) fidye;

(verb) fidye ile kurtarmak

Örnek:

The kidnappers demanded a large ransom for the safe return of the child.
Kaçıranlar, çocuğun güvenli bir şekilde geri dönmesi için büyük bir fidye talep etti.

subsidy

/ˈsʌb.sə.di/

(noun) sübvansiyon, destek

Örnek:

The government provides subsidies to farmers.
Hükümet çiftçilere sübvansiyon sağlıyor.

tariff

/ˈter.ɪf/

(noun) tarife, gümrük vergisi, fiyat listesi;

(verb) tarife uygulamak, gümrük vergisi koymak

Örnek:

The government imposed a new tariff on imported cars.
Hükümet ithal otomobillere yeni bir tarife uyguladı.

usury

/ˈjuː.ʒɚ.i/

(noun) tefecilik

Örnek:

The payday loan company was accused of usury.
Günübirlik kredi şirketi tefecilikle suçlandı.

liquidity

/lɪˈkwɪd.ə.t̬i/

(noun) likidite, akışkanlık, sıvılık

Örnek:

The company faced a severe liquidity crisis.
Şirket ciddi bir likidite kriziyle karşı karşıya kaldı.

monetarism

/ˈmʌn.ə.tɚ.ɪ.zəm/

(noun) monetarizm, parasalclık

Örnek:

The government's economic policy was heavily influenced by monetarism.
Hükümetin ekonomi politikası monetarizmden büyük ölçüde etkilendi.

stagflation

/stæɡˈfleɪ.ʃən/

(noun) stagflasyon

Örnek:

The 1970s were characterized by widespread stagflation in many developed economies.
1970'ler, birçok gelişmiş ekonomide yaygın stagflasyon ile karakterize edildi.

clientele

/ˌkliː.ɑːnˈtel/

(noun) müşteri kitlesi, müşteriler

Örnek:

The restaurant has a loyal clientele who appreciate its authentic Italian dishes.
Restoranın otantik İtalyan yemeklerini takdir eden sadık bir müşteri kitlesi var.

conglomerate

/kənˈɡlɑː.mɚ.ət/

(noun) holding, şirketler grubu, birleşim;

(adjective) karma, birleşik, çeşitli;

(verb) birleştirmek, toplamak, harmanlamak

Örnek:

The new conglomerate owns businesses in media, finance, and technology.
Yeni holding medya, finans ve teknoloji alanlarında işletmelere sahip.

subsidiary

/səbˈsɪd.i.er.i/

(noun) iştirak, bağlı ortaklık;

(adjective) yardımcı, ikincil, bağlı

Örnek:

The large corporation has several subsidiaries operating in different countries.
Büyük şirketin farklı ülkelerde faaliyet gösteren birçok iştiraki bulunmaktadır.

infomercial

/ˈɪn.foʊ.mɝː.ʃəl/

(noun) infomercial, bilgilendirici reklam

Örnek:

I woke up in the middle of the night and saw an infomercial for a new kitchen gadget.
Gecenin bir yarısı uyandım ve yeni bir mutfak aleti için bir infomercial gördüm.

curtailment

/kɚˈteɪl.mənt/

(noun) kısıtlama, azaltma, kesinti

Örnek:

The government announced a curtailment of public spending.
Hükümet kamu harcamalarında bir kısıtlama duyurdu.

broker

/ˈbroʊ.kɚ/

(noun) komisyoncu, aracı;

(verb) aracılık etmek, müzakere etmek

Örnek:

She works as a stock broker.
Borsa komisyoncusu olarak çalışıyor.

loan shark

/ˈloʊn ˌʃɑːrk/

(noun) tefeci, faizci

Örnek:

He got into trouble with a loan shark after failing to repay his debt.
Borcunu ödeyemeyince bir tefeci ile başı belaya girdi.

tycoon

/taɪˈkuːn/

(noun) patron, iş adamı, sanayi devi

Örnek:

The media tycoon owned several television networks and newspapers.
Medya patronu birkaç televizyon ağına ve gazeteye sahipti.

magnate

/ˈmæɡ.nət/

(noun) magnat, büyük iş adamı

Örnek:

The oil magnate donated millions to the university.
Petrol magnatı üniversiteye milyonlarca bağışta bulundu.

dog eat dog

/dɔːɡ iːt dɔːɡ/

(adjective) kıyasıya, acımasız

Örnek:

It's a dog-eat-dog world in the advertising industry.
Reklamcılık sektöründe kıyasıya bir rekabet dünyası var.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren