Avatar of Vocabulary Set Duygular ve Hisler

TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi İçinde Duygular ve Hisler Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'TOEFL için Gelişmiş Kelime Bilgisi' içinde 'Duygular ve Hisler' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

agitate

/ˈædʒ.ə.teɪt/

(verb) kampanya yürütmek, tahrik etmek, huzursuz etmek

Örnek:

The group continues to agitate for better working conditions.
Grup, daha iyi çalışma koşulları için kampanya yürütmeye devam ediyor.

petrify

/ˈpet.rə.faɪ/

(verb) taşlaşmak, taşlaştırmak, taş kesmek

Örnek:

Over millions of years, the wood began to petrify, turning into stone.
Milyonlarca yıl boyunca, odun taşlaşmaya başladı ve taşa dönüştü.

disgrace

/dɪsˈɡreɪs/

(noun) utanç, rezalet, ayıp;

(verb) utandırmak, rezil etmek, ayıplamak

Örnek:

He brought disgrace upon his family with his actions.
Hareketleriyle ailesine utanç getirdi.

astound

/əˈstaʊnd/

(verb) hayrete düşürmek, şaşırtmak

Örnek:

The news of her sudden resignation astounded everyone.
Ani istifa haberi herkesi hayrete düşürdü.

dumbfound

/ˈdʌm.faʊnd/

(verb) şaşkına çevirmek, hayrete düşürmek

Örnek:

The magician's trick completely dumbfounded the audience.
Sihirbazın numarası seyirciyi tamamen şaşkına çevirdi.

abhor

/æbˈhɔːr/

(verb) nefret etmek, iğrenmek

Örnek:

I abhor all forms of racism and discrimination.
Her türlü ırkçılık ve ayrımcılıktan nefret ederim.

amorous

/ˈæm.ɚ.əs/

(adjective) aşk dolu, sevdalı, şehvetli

Örnek:

The couple exchanged amorous glances across the room.
Çift, odanın karşısından aşk dolu bakışlar attı.

antagonism

/ænˈtæɡ.ən.ɪ.zəm/

(noun) antagonizma, düşmanlık

Örnek:

There has always been a certain amount of antagonism between the two neighbors.
İki komşu arasında her zaman belli bir miktar düşmanlık olmuştur.

beam

/biːm/

(noun) kiriş, direk, ışın;

(verb) gülümsemek, ışıldamak, ışınlamak

Örnek:

The old house had exposed wooden beams.
Eski evin açıkta ahşap kirişleri vardı.

confrontational

/ˌkɑːn.frənˈteɪ.ʃən.əl/

(adjective) çatışmacı, kavgacı

Örnek:

His confrontational style often alienated his colleagues.
Çatışmacı tarzı genellikle meslektaşlarını uzaklaştırırdı.

dismay

/dɪˈsmeɪ/

(noun) hayal kırıklığı, dehşet, endişe;

(verb) dehşete düşürmek, hayal kırıklığına uğratmak, endişelendirmek

Örnek:

To her dismay, the flight was canceled.
Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde, uçuş iptal edildi.

contemptuous

/kənˈtemp.tʃu.əs/

(adjective) küçümseyici, hor gören

Örnek:

She gave him a contemptuous look.
Ona küçümseyici bir bakış attı.

desolate

/ˈdes.əl.ət/

(adjective) ıssız, terk edilmiş, kasvetli;

(verb) harap etmek, ıssızlaştırmak, kasvetli hale getirmek

Örnek:

The old house stood on a desolate hill.
Eski ev ıssız bir tepede duruyordu.

diffident

/ˈdɪf.ɪ.dənt/

(adjective) çekingen, kendine güvensiz

Örnek:

He was diffident about his own achievements.
Kendi başarıları konusunda çekingendi.

grave

/ɡreɪv/

(noun) mezar;

(adjective) ciddi, ağırbaşlı, vahim;

(verb) kazımak, oymak

Örnek:

They visited their grandmother's grave.
Büyükannelerinin mezarını ziyaret ettiler.

disgust

/dɪsˈɡʌst/

(noun) tiksinme, iğrenme;

(verb) tiksinmek, iğrenmek

Örnek:

The sight of the rotten food filled her with disgust.
Çürük yiyeceklerin görüntüsü onu tiksinç bir duyguyla doldurdu.

abominable

/əˈbɑː.mə.nə.bəl/

(adjective) iğrenç, tiksinç, nefret uyandıran

Örnek:

The conditions in the prison were truly abominable.
Cezaevindeki koşullar gerçekten iğrençti.

drowsy

/ˈdraʊ.zi/

(adjective) uykulu, mahzun

Örnek:

The medication made her feel drowsy.
İlaç onu uykulu hissettirdi.

fidgety

/ˈfɪdʒ.ə.t̬i/

(adjective) huzursuz, yerinde duramayan

Örnek:

The children became fidgety during the long lecture.
Çocuklar uzun ders sırasında huzursuz oldular.

ecstatic

/ekˈstæt̬.ɪk/

(adjective) çok sevinçli, coşkulu, kendinden geçmiş

Örnek:

She was ecstatic when she heard the good news.
İyi haberi duyduğunda çok sevinçliydi.

edgy

/ˈedʒ.i/

(adjective) gergin, sinirli, tedirgin

Örnek:

He's been feeling a bit edgy lately due to work stress.
Son zamanlarda iş stresi yüzünden biraz gergin hissediyor.

exasperated

/ɪɡˈzæs.pə.reɪ.t̬ɪd/

(adjective) bıkkın, sinirli, çileden çıkmış

Örnek:

She was exasperated by the constant interruptions.
Sürekli kesintilerden bıkmıştı.

enchant

/ɪnˈtʃænt/

(verb) büyülemek, cezbetmek, sihir yapmak

Örnek:

The beautiful music enchanted the audience.
Güzel müzik seyirciyi büyüledi.

frantic

/ˈfræn.t̬ɪk/

(adjective) çılgın, telaşlı, aceleci

Örnek:

She was frantic with worry when her child didn't come home.
Çocuğu eve gelmeyince endişeden çılgına dönmüştü.

delirious

/dɪˈlɪr.i.əs/

(adjective) sayıklayan, kendinden geçmiş, çılgına dönmüş

Örnek:

He was delirious with a high fever.
Yüksek ateşten dolayı sayıklıyordu.

frustrate

/ˈfrʌs.treɪt/

(verb) engellemek, boşa çıkarmak, sinirlendirmek

Örnek:

The bad weather frustrated our plans for a picnic.
Kötü hava piknik planlarımızı engelledi.

grieve

/ɡriːv/

(verb) yas tutmak, kederlenmek, üzmek

Örnek:

She is still grieving for her late husband.
Hâlâ vefat eden kocası için yas tutuyor.

infatuated

/ɪnˈfætʃ.u.eɪ.t̬ɪd/

(adjective) tutulmuş, aşık, hayran

Örnek:

He was completely infatuated with his new girlfriend.
Yeni kız arkadaşına tamamen tutulmuştu.

infuriate

/ɪnˈfjʊr.i.eɪt/

(verb) çileden çıkarmak, kızdırmak

Örnek:

It infuriates me when people are late for no reason.
İnsanların sebepsiz yere geç kalması beni çileden çıkarıyor.

dreary

/ˈdrɪr.i/

(adjective) kasvetli, sıkıcı, hüzünlü

Örnek:

The weather was cold and dreary.
Hava soğuk ve kasvetliydi.

exhilarate

/ɪɡˈzɪl.ə.reɪt/

(verb) coşturmak, neşelendirmek, heyecanlandırmak

Örnek:

The stunning view from the mountain peak exhilarated us.
Dağ zirvesinden muhteşem manzara bizi coşturdu.

joyous

/ˈdʒɔɪ.əs/

(adjective) neşeli, sevinçli, mutlu

Örnek:

It was a truly joyous occasion for everyone involved.
İlgili herkes için gerçekten neşeli bir olaydı.

lonesome

/ˈloʊn.səm/

(adjective) yalnız, kimsesiz, ıssız;

(phrase) tek başına

Örnek:

He felt very lonesome after his best friend moved away.
En iyi arkadaşı taşındıktan sonra kendini çok yalnız hissetti.

disillusioned

/ˌdɪs.ɪˈluː.ʒənd/

(adjective) hayal kırıklığına uğramış, gerçekleri görmüş

Örnek:

She became disillusioned with politics after the scandal.
Skandal sonrası siyasete karşı hayal kırıklığına uğradı.

despondency

/dɪˈspɑːn.dən.si/

(noun) umutsuzluk, bezginlik, moralsizlik

Örnek:

After losing his job, he fell into a deep state of despondency.
İşini kaybettikten sonra derin bir umutsuzluğa düştü.

apathy

/ˈæp.ə.θi/

(noun) apati, ilgisizlik

Örnek:

The widespread apathy among voters led to a low turnout.
Seçmenler arasındaki yaygın apati, düşük katılım oranına yol açtı.

melancholy

/ˈmel.əŋ.kɑː.li/

(noun) melankoli, hüzün, kasvet;

(adjective) melankolik, hüzünlü, kasvetli

Örnek:

A wave of melancholy washed over him as he watched the rain.
Yağmuru izlerken bir melankoli dalgası onu sardı.

outrage

/ˈaʊt.reɪdʒ/

(noun) öfke, hiddet, rezalet;

(verb) öfkelendirmek, hiddetlendirmek, rezil etmek

Örnek:

The public expressed outrage over the scandal.
Halk skandal karşısında öfke duydu.

hysteria

/hɪˈstɪr.i.ə/

(noun) histeri, panik, histeri (eskimiş tıbbi teşhis)

Örnek:

The crowd erupted in mass hysteria after the announcement.
Duyurudan sonra kalabalık toplu bir histeriye kapıldı.

self-loathing

/ˌselfˈloʊ.ðɪŋ/

(noun) kendinden nefret etme, öz nefret;

(adjective) kendinden nefret eden

Örnek:

He was filled with self-loathing after failing the exam.
Sınavda başarısız olduktan sonra kendinden nefret etme duygusuyla doluydu.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren