Avatar of Vocabulary Set Vizyon ve Doğruluk

SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi İçinde Vizyon ve Doğruluk Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'SAT Fen Bilimleri Kelime Bilgisi' içinde 'Vizyon ve Doğruluk' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

conspicuous

/kənˈspɪk.ju.əs/

(adjective) göze çarpan, belirgin, açık

Örnek:

He was very thin, with a conspicuous Adam's apple.
Çok zayıftı, belirgin bir adem elması vardı.

detectable

/dɪˈtek.tə.bəl/

(adjective) tespit edilebilir, fark edilebilir

Örnek:

The subtle changes in her voice were barely detectable.
Sesindeki ince değişiklikler zar zor fark edilebilirdi.

indistinct

/ˌɪn.dɪˈstɪŋkt/

(adjective) belirsiz, bulanık, anlaşılmaz

Örnek:

The photograph was so old that the faces were almost indistinct.
Fotoğraf o kadar eskiydi ki yüzler neredeyse belirsizdi.

opaque

/oʊˈpeɪk/

(adjective) opak, saydam olmayan, anlaşılmaz

Örnek:

The glass in the bathroom window is opaque for privacy.
Banyo penceresindeki cam mahremiyet için opak.

vibrant

/ˈvaɪ.brənt/

(adjective) canlı, enerjik, parlak

Örnek:

She has a vibrant personality.
Canlı bir kişiliği var.

transparent

/trænˈsper.ənt/

(adjective) şeffaf, saydam, açık

Örnek:

The glass is completely transparent.
Cam tamamen şeffaf.

translucent

/trænˈsluː.sənt/

(adjective) yarı saydam

Örnek:

The bathroom window is made of translucent glass for privacy.
Banyo penceresi mahremiyet için yarı saydam camdan yapılmıştır.

obtrusive

/əbˈtruː.sɪv/

(adjective) göze batan, rahatsız edici

Örnek:

The logo on the shirt was large and obtrusive.
Gömlekteki logo büyük ve göze batan cinstendi.

dazzling

/ˈdæz.əl.ɪŋ/

(adjective) göz kamaştırıcı, parlak, muhteşem

Örnek:

The sun was so dazzling that I had to put on my sunglasses.
Güneş o kadar göz kamaştırıcıydı ki güneş gözlüğümü takmak zorunda kaldım.

lurid

/ˈlʊr.ɪd/

(adjective) korkunç, müstehcen, sansasyonel

Örnek:

The paper published lurid details of the murder.
Gazete cinayetin korkunç detaylarını yayınladı.

gaudy

/ˈɡɑː.di/

(adjective) gösterişli, rüküş, zıpçıktı

Örnek:

The tourist shop was full of gaudy souvenirs.
Turistik dükkan gösterişli hediyelik eşyalarla doluydu.

shimmering

/ˈʃɪm.ɚ.ɪŋ/

(adjective) parıldayan, ışıldayan;

(verb) parıldamak, titreşmek

Örnek:

The shimmering surface of the lake was beautiful at sunset.
Gölün parıldayan yüzeyi gün batımında çok güzeldi.

panoramic

/ˌpæn.əˈræm.ɪk/

(adjective) panoramik

Örnek:

The hotel room offered a panoramic view of the city skyline.
Otel odası, şehir silüetinin panoramik bir manzarasını sunuyordu.

inky

/ˈɪŋ.ki/

(adjective) mürekkep gibi, zifiri

Örnek:

The cat disappeared into the inky darkness of the night.
Kedi gecenin zifiri karanlığında kayboldu.

murky

/ˈmɝː.ki/

(adjective) bulanık, karanlık, belirsiz

Örnek:

The river water was murky after the heavy rain.
Şiddetli yağmurdan sonra nehir suyu bulanık idi.

vivid

/ˈvɪv.ɪd/

(adjective) canlı, parlak, açık

Örnek:

He gave a vivid description of the accident.
Kazanın canlı bir tanımını yaptı.

radiant

/ˈreɪ.di.ənt/

(adjective) parlak, ışıl ışıl, ışıltılı

Örnek:

The sun was radiant in the clear blue sky.
Güneş berrak mavi gökyüzünde parlıyordu.

overt

/oʊˈvɝːt/

(adjective) açık, aşikar, belli

Örnek:

There was no overt sign of a struggle.
Mücadelenin açık bir işareti yoktu.

starkly

/ˈstɑːr.kli/

(adverb) keskin bir şekilde, tamamen

Örnek:

The reality of the situation was starkly different from what we had imagined.
Durumun gerçeği, hayal ettiğimizden tamamen farklıydı.

outline

/ˈaʊt.laɪn/

(noun) taslak, ana hat, özet;

(verb) ana hatlarını çizmek, taslağını çıkarmak, belirginleştirmek

Örnek:

He drew an outline of the proposed building.
Önerilen binanın bir taslağını çizdi.

illusion

/ɪˈluː.ʒən/

(noun) illüzyon, yanılsama, yanlış inanç

Örnek:

The magician created an amazing illusion.
Sihirbaz harika bir illüzyon yarattı.

vista

/ˈvɪs.tə/

(noun) manzara, görünüm, perspektif

Örnek:

The hotel room offered a stunning vista of the ocean.
Otel odası okyanusun büyüleyici bir manzarasını sunuyordu.

spectacle

/ˈspek.tə.kəl/

(noun) gösteri, manzara, spektakl

Örnek:

The opening ceremony was a magnificent spectacle.
Açılış töreni muhteşem bir gösteriydi.

hue

/hjuː/

(noun) ton, renk

Örnek:

The painting featured a vibrant hue of blue.
Tablo canlı bir mavi tonu içeriyordu.

sight

/saɪt/

(noun) görme, görüş, manzara;

(verb) görmek, fark etmek

Örnek:

He lost his sight in the accident.
Kazada görme yeteneğini kaybetti.

glimpse

/ɡlɪmps/

(noun) anlık bakış, kısa görüş;

(verb) görmek, fark etmek

Örnek:

I caught a glimpse of her as she walked by.
Geçerken ona bir anlık bakış attım.

luminosity

/ˌluː.məˈnɑː.sə.t̬i/

(noun) parlaklık, ışık şiddeti

Örnek:

The luminosity of the full moon lit up the night sky.
Dolunayın parlaklığı gece gökyüzünü aydınlattı.

sighting

/ˈsaɪ.t̬ɪŋ/

(noun) görme, görülme, saptama

Örnek:

There have been several sightings of the rare bird in this area.
Bu bölgede nadir kuşun birkaç görülme vakası oldu.

silhouette

/ˌsɪl.əˈwet/

(noun) siluet, gölge, profil resmi;

(verb) siluetini çıkarmak, gölgesini oluşturmak

Örnek:

The mountain stood out in silhouette against the sunset.
Dağ, gün batımına karşı siluet halinde belirginleşti.

glare

/ɡler/

(noun) sert bakış, öfkeli bakış, parlama;

(verb) ters ters bakmak, öfkeyle bakmak, parlamak

Örnek:

She gave him a cold glare.
Ona soğuk bir bakış attı.

visual

/ˈvɪʒ.u.əl/

(adjective) görsel, görme ile ilgili;

(noun) görsel, resim

Örnek:

The artist has a strong visual sense.
Sanatçının güçlü bir görsel algısı var.

camouflage

/ˈkæm.ə.flɑːʒ/

(noun) kamuflaj, gizleme;

(verb) kamufle etmek, gizlemek, örtbas etmek

Örnek:

The soldiers used natural foliage for camouflage.
Askerler kamuflaj için doğal bitki örtüsü kullandılar.

peer

/pɪr/

(noun) akran, meslektaş, eş;

(verb) dikkatle bakmak, göz gezdirmek, gözlemek

Örnek:

Children are often influenced by their peers.
Çocuklar genellikle akranları tarafından etkilenir.

behold

/bɪˈhoʊld/

(verb) seyretmek, görmek, bakmak;

(exclamation) işte, bak

Örnek:

The king stood on the balcony for all to behold.
Kral, herkesin görmesi için balkonda durdu.

ogle

/ˈoʊ.ɡəl/

(verb) süzmek, göz hapsine almak;

(noun) çapkın bakış, süzme

Örnek:

He was ogling the women at the bar.
Bardaki kadınları süzüyordu.

squint

/skwɪnt/

(verb) gözlerini kısmak, şaşı bakmak;

(noun) göz kısma, şaşılık, strabismus

Örnek:

She had to squint to read the small print.
Küçük yazıyı okumak için gözlerini kısmak zorunda kaldı.

illuminate

/ɪˈluː.mə.neɪt/

(verb) aydınlatmak, ışıklandırmak, açıklamak

Örnek:

The full moon illuminated the path through the forest.
Dolunay ormandaki yolu aydınlattı.

twinkle

/ˈtwɪŋ.kəl/

(verb) parlamak, ışıldamak;

(noun) parıltı, ışıltı

Örnek:

The stars began to twinkle in the night sky.
Yıldızlar gece gökyüzünde parlamaya başladı.

emerge

/ɪˈmɝːdʒ/

(verb) ortaya çıkmak, belirmek, belirginleşmek

Örnek:

The sun emerged from behind the clouds.
Güneş bulutların arkasından çıktı.

reveal

/rɪˈviːl/

(verb) ortaya çıkarmak, açıklamak, göstermek

Örnek:

The investigation revealed the truth.
Soruşturma gerçeği ortaya çıkardı.

unearth

/ʌnˈɝːθ/

(verb) kazıp çıkarmak, toprak altından çıkarmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

Archaeologists have unearthed a hidden city.
Arkeologlar gizli bir şehri gün yüzüne çıkardı.

unveil

/ʌnˈveɪl/

(verb) açmak, tanıtmak, açıklamak

Örnek:

The queen will unveil the new statue next month.
Kraliçe gelecek ay yeni heykeli açacak.

uncover

/ʌnˈkʌv.ɚ/

(verb) örtüsünü açmak, ortaya çıkarmak, ifşa etmek

Örnek:

He uncovered the painting to reveal its beauty.
Resmin güzelliğini ortaya çıkarmak için üzerini açtı.

disclose

/dɪˈskloʊz/

(verb) açıklamak, ifşa etmek, ortaya çıkarmak

Örnek:

The company refused to disclose the financial details of the merger.
Şirket, birleşmenin mali detaylarını açıklamayı reddetti.

expose

/ɪkˈspoʊz/

(verb) maruz bırakmak, ortaya çıkarmak, savunmasız bırakmak

Örnek:

The archaeological dig exposed ancient ruins.
Arkeolojik kazı, antik kalıntıları ortaya çıkardı.

reflect

/rɪˈflekt/

(verb) yansıtmak, geri göndermek, düşünmek

Örnek:

The mirror reflected her image.
Ayna onun görüntüsünü yansıttı.

gleam

/ɡliːm/

(verb) parlamak, ışıldamak;

(noun) parıltı, ışık

Örnek:

The moonlight gleamed on the surface of the lake.
Ay ışığı gölün yüzeyinde parlıyordu.

vanish

/ˈvæn.ɪʃ/

(verb) kaybolmak, yok olmak

Örnek:

The magician made the rabbit vanish.
Sihirbaz tavşanı yok etti.

shroud

/ʃraʊd/

(noun) kefen, ölü örtüsü, perde;

(verb) kefenlemek, örtmek, gizlemek

Örnek:

The body was prepared for burial and covered with a white shroud.
Cenaze töreni için hazırlanan ceset beyaz bir kefenle örtüldü.

conceal

/kənˈsiːl/

(verb) gizlemek, saklamak, örtbas etmek

Örnek:

She tried to conceal her true feelings from him.
Ondan gerçek duygularını gizlemeye çalıştı.

scrutiny

/ˈskruː.t̬ən.i/

(noun) inceleme, tetkik, denetim

Örnek:

Every detail of the plan came under close scrutiny.
Planın her detayı yakından incelendi.

minutiae

/mɪˈnuː.ʃi.aɪ/

(plural noun) ayrıntılar, teferruat

Örnek:

He was lost in the minutiae of the contract.
Sözleşmenin ayrıntıları arasında kaybolmuştu.

inspect

/ɪnˈspekt/

(verb) incelemek, denetlemek, teftiş etmek

Örnek:

The mechanic will inspect the car for any damage.
Tamirci arabayı herhangi bir hasar için inceleyecek.

monitor

/ˈmɑː.nə.t̬ɚ/

(noun) monitör, ekran, varan;

(verb) izlemek, gözlemlemek

Örnek:

The nurse checked the patient's vital signs on the monitor.
Hemşire hastanın hayati belirtilerini monitörden kontrol etti.

scrutinize

/ˈskruː.t̬ən.aɪz/

(verb) incelemek, dikkatle bakmak, araştırmak

Örnek:

The detective began to scrutinize the crime scene for clues.
Dedektif, ipuçları için olay yerini dikkatle incelemeye başladı.

punctilious

/pʌŋkˈtɪl.i.əs/

(adjective) titiz, dikkatli, kuralcı

Örnek:

He was punctilious in providing every amenity for his guests.
Misafirlerine her türlü imkanı sunma konusunda çok titizdi.

painstaking

/ˈpeɪnzˌteɪ.kɪŋ/

(adjective) titiz, özenli, zahmetli

Örnek:

The artist made a painstaking effort to capture every detail.
Sanatçı her detayı yakalamak için titiz bir çaba gösterdi.

thoroughly

/ˈθɝː.ə.li/

(adverb) eksiksiz, tamamen, derinlemesine

Örnek:

She cleaned the house thoroughly from top to bottom.
Evi baştan aşağı eksiksiz temizledi.

accurately

/ˈæk.jɚ.ət.li/

(adverb) doğru bir şekilde, kesin olarak

Örnek:

The report accurately describes the current situation.
Rapor mevcut durumu doğru bir şekilde açıklıyor.

meticulously

/məˈtɪk.jə.ləs.li/

(adverb) titizlikle, özenle

Örnek:

She meticulously organized her research notes.
Araştırma notlarını titizlikle düzenledi.

superficially

/ˌsuː.pɚˈfɪʃ.əl.i/

(adverb) yüzeysel olarak, üstünkörü

Örnek:

The wound was only superficially deep.
Yara sadece yüzeysel olarak derindi.

muted

/ˈmjuː.t̬ɪd/

(adjective) soluk, donuk, hafif;

(verb) kısılmış, susturulmuş, azaltılmış

Örnek:

The room was decorated in muted tones of blue and gray.
Oda, mavi ve gri tonlarında soluk renklerle dekore edilmişti.

cosmetically

/kɑːzˈmet̬.ɪ.kəl.i/

(adverb) kozmetik olarak, görünüşte

Örnek:

The building was cosmetically improved with a new coat of paint.
Bina yeni bir kat boya ile kozmetik olarak iyileştirildi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren