Avatar of Vocabulary Set Zayıflık ve Gerileme

Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi İçinde Zayıflık ve Gerileme Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Sınav İçin Temel SAT Kelime Bilgisi' içinde 'Zayıflık ve Gerileme' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

decline

/dɪˈklaɪn/

(verb) reddetmek, geri çevirmek, azalmak;

(noun) azalma, düşüş, gerileme

Örnek:

She had to decline the invitation to the party due to a prior engagement.
Daha önceki bir randevusu olduğu için parti davetini reddetmek zorunda kaldı.

diminish

/dɪˈmɪn.ɪʃ/

(verb) azaltmak, küçültmek, eksiltmek

Örnek:

The pain will diminish over time.
Ağrı zamanla azalacak.

dwindle

/ˈdwɪn.dəl/

(verb) azalmak, küçülmek, tükenmek

Örnek:

The town's population has been dwindling for years.
Kasabanın nüfusu yıllardır azalıyor.

subside

/səbˈsaɪd/

(verb) dinmek, yatışmak, azalmak

Örnek:

The floodwaters began to subside after several days.
Sel suları birkaç gün sonra çekilmeye başladı.

sap

/sæp/

(noun) özsu, bitki özü, aptal;

(verb) tüketmek, zayıflatmak

Örnek:

Maple sap is collected in early spring to make syrup.
Akçaağaç özsuyu şurup yapmak için ilkbaharın başlarında toplanır.

recede

/rɪˈsiːd/

(verb) geri çekilmek, azalmak, uzaklaşmak

Örnek:

The floodwaters slowly began to recede.
Sel suları yavaşça geri çekilmeye başladı.

undermine

/ˌʌn.dɚˈmaɪn/

(verb) zedelemek, sarsmak, temelini kazmak

Örnek:

The constant criticism began to undermine her confidence.
Sürekli eleştiri onun özgüvenini zedelemeye başladı.

wither

/ˈwɪð.ɚ/

(verb) solmak, kurumak, sönmek

Örnek:

The flowers began to wither in the heat.
Çiçekler sıcakta solmaya başladı.

incapacitate

/ˌɪn.kəˈpæs.ə.teɪt/

(verb) iş göremez hale getirmek, felç etmek, etkisiz hale getirmek

Örnek:

The injury will incapacitate him for several weeks.
Yaralanma onu birkaç hafta iş göremez hale getirecek.

crumble

/ˈkrʌm.bəl/

(verb) ufalanmak, parçalanmak, çökmek;

(noun) crumble

Örnek:

The old wall began to crumble.
Eski duvar ufalanmaya başladı.

degrade

/dɪˈɡreɪd/

(verb) aşağılamak, küçümsemek, çözünmek

Örnek:

It's wrong to degrade people based on their appearance.
İnsanları dış görünüşlerine göre aşağılamak yanlıştır.

dilute

/daɪˈluːt/

(verb) seyreltmek, sulu hale getirmek, azaltmak;

(adjective) seyreltik, sulu

Örnek:

You should dilute the juice with water before drinking.
İçmeden önce suyu suyla seyreltmelisin.

wane

/weɪn/

(verb) azalmak, küçülmek, solmak;

(noun) azalma, küçülme, solma

Örnek:

The moon began to wane after the full moon.
Dolunaydan sonra ay küçülmeye başladı.

dissipate

/ˈdɪs.ə.peɪt/

(verb) dağılmak, gidermek, yok etmek

Örnek:

The fog began to dissipate as the sun rose.
Güneş doğunca sis dağılmaya başladı.

exacerbate

/ɪɡˈzæs.ɚ.beɪt/

(verb) ağırlaştırmak, kötüleştirmek, şiddetlendirmek

Örnek:

The new policy will only exacerbate the problem of unemployment.
Yeni politika sadece işsizlik sorununu ağırlaştıracak.

stifle

/ˈstaɪ.fəl/

(verb) boğmak, nefesini kesmek, bastırmak

Örnek:

The thick smoke began to stifle him.
Yoğun duman onu boğmaya başladı.

vulnerable

/ˈvʌl.nɚ.ə.bəl/

(adjective) savunmasız, hassas

Örnek:

The small village was vulnerable to attack.
Küçük köy saldırıya açıktı.

delicate

/ˈdel.ə.kət/

(adjective) narin, hassas, kırılgan

Örnek:

The antique vase is very delicate.
Antika vazo çok narin.

subtle

/ˈsʌt̬.əl/

(adjective) ince, hassas, narin

Örnek:

The painting had a subtle blend of colors.
Tabloda renklerin ince bir karışımı vardı.

fragile

/ˈfrædʒ.əl/

(adjective) kırılgan, hassas, narin

Örnek:

The antique vase is very fragile, so handle it with care.
Antika vazo çok kırılgandır, bu yüzden dikkatli kullanın.

flimsy

/ˈflɪm.zi/

(adjective) dayanıksız, ince, eğreti

Örnek:

The table was too flimsy to hold the heavy books.
Masa ağır kitapları taşıyamayacak kadar dayanıksızdı.

helpless

/ˈhelp.ləs/

(adjective) çaresiz, yardıma muhtaç

Örnek:

The baby was completely helpless in the crib.
Bebek beşiğinde tamamen çaresizdi.

brittle

/ˈbrɪt̬.əl/

(adjective) kırılgan, gevrek, çıtırtılı

Örnek:

The old plastic had become brittle with age.
Eski plastik yaşla birlikte kırılgan hale gelmişti.

tenuous

/ˈten.ju.əs/

(adjective) zayıf, ince, narin

Örnek:

The link between the two events is rather tenuous.
İki olay arasındaki bağlantı oldukça zayıf.

deficiency

/dɪˈfɪʃ.ən.si/

(noun) eksiklik, yetersizlik, noksanlık

Örnek:

The patient was diagnosed with a vitamin D deficiency.
Hastaya D vitamini eksikliği teşhisi konuldu.

disability

/ˌdɪs.əˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) engellilik, sakatlık, dezavantaj

Örnek:

She has a permanent disability that affects her mobility.
Hareketliliğini etkileyen kalıcı bir engeli var.

shortcoming

/ˈʃɔːrtˌkʌm.ɪŋ/

(noun) eksiklik, kusur, noksanlık

Örnek:

He was aware of his own shortcomings as a leader.
Bir lider olarak kendi eksikliklerinin farkındaydı.

defect

/ˈdiː.fekt/

(noun) kusur, eksiklik, bozukluk;

(verb) iltica etmek, taraf değiştirmek

Örnek:

The car was recalled due to a manufacturing defect.
Araç, üretim hatası nedeniyle geri çağrıldı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren