Avatar of Vocabulary Set Fikir

Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 8-9) İçinde Fikir Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Genel IELTS Kelime Bilgisi (Band 8-9)' içinde 'Fikir' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

dissent

/dɪˈsent/

(noun) muhalefet, aykırı görüş, anlaşmazlık;

(verb) muhalefet etmek, karşı çıkmak, aykırı görüş belirtmek

Örnek:

There was some dissent from the decision.
Karara bazı muhalefetler vardı.

diverge

/dɪˈvɝːdʒ/

(verb) ayrılmak, sapmak, farklılaşmak

Örnek:

The two roads diverge at the top of the hill.
İki yol tepenin zirvesinde ayrılıyor.

downvote

/ˈdaʊn.voʊt/

(verb) eksi oy vermek, aşağı oylamak;

(noun) eksi oy, aşağı oy

Örnek:

Many users decided to downvote the controversial comment.
Birçok kullanıcı tartışmalı yoruma eksi oy vermeye karar verdi.

expostulate

/ɪkˈspɑːs.tʃə.leɪt/

(verb) itiraz etmek, karşı çıkmak

Örnek:

He expostulated with the referee about the unfair decision.
Hakeme haksız karar hakkında itiraz etti.

gainsay

/ˌɡeɪnˈseɪ/

(verb) inkar etmek, karşı çıkmak, itiraz etmek

Örnek:

The evidence was too strong to gainsay.
Kanıtlar inkar edilemeyecek kadar güçlüydü.

harrumph

/həˈrʊmf/

(verb) harrumph, boğazını temizlemek;

(noun) harrumph, boğaz temizleme sesi

Örnek:

He gave a loud harrumph before speaking.
Konuşmadan önce yüksek sesle harrumph yaptı.

quibble

/ˈkwɪb.əl/

(noun) itiraz, bahane;

(verb) tartışmak, itiraz etmek

Örnek:

His only quibble was that the room was too small.
Tek itirazı odanın çok küçük olmasıydı.

deprecate

/ˈdep.rə.keɪt/

(verb) küçümsemek, kınamak

Örnek:

He always deprecates his own achievements.
Kendi başarılarını her zaman küçümser.

frown on

/fraʊn ɑːn/

(phrasal verb) hoş karşılamamak, kaşlarını çatmak

Örnek:

The company frowns on employees using social media during work hours.
Şirket, çalışanların mesai saatlerinde sosyal medya kullanmasını hoş karşılamıyor.

repudiate

/rɪˈpjuː.di.eɪt/

(verb) reddetmek, inkar etmek, tanımamak

Örnek:

She decided to repudiate the accusations made against her.
Kendisine yöneltilen suçlamaları reddetmeye karar verdi.

castigate

/ˈkæs.tə.ɡeɪt/

(verb) azarlamak, şiddetle eleştirmek

Örnek:

The judge castigated the lawyer for his unprofessional behavior.
Yargıç, avukatı profesyonel olmayan davranışları nedeniyle şiddetle eleştirdi.

denigrate

/ˈden.ə.ɡreɪt/

(verb) karalamak, küçümsemek, aşağılamak

Örnek:

He felt that his colleagues were trying to denigrate his achievements.
Meslektaşlarının başarılarını karalamaya çalıştığını hissetti.

demean

/dɪˈmiːn/

(verb) aşağılamak, küçümsemek

Örnek:

He felt demeaned by the way his boss spoke to him.
Patronunun konuşma şekli yüzünden kendini aşağılanmış hissetti.

carp

/kɑːrp/

(noun) sazan;

(verb) sızlanmak, ayıplamak

Örnek:

We caught a large carp in the lake.
Gölde büyük bir sazan yakaladık.

grouse

/ɡraʊs/

(noun) keklik, dağ tavuğu;

(verb) şikayet etmek, homurdanmak

Örnek:

The hunter aimed at the grouse in the bushes.
Avcı çalılıklardaki kekliğe nişan aldı.

nitpick

/ˈnɪt.pɪk/

(verb) kılı kırk yarmak, ufak tefek kusur bulmak

Örnek:

He tends to nitpick every little detail of a project.
Bir projenin her küçük detayına kılı kırk yarar.

kvetch

/kvetʃ/

(verb) sızlanmak, yakınmak;

(noun) sızlanan, yakınan

Örnek:

He always finds something to kvetch about.
Her zaman sızlanacak bir şeyler bulur.

berate

/bɪˈreɪt/

(verb) azarlamak, paylamak

Örnek:

She was berated by her boss for being late.
Geç kaldığı için patronu tarafından azarlanmıştı.

chide

/tʃaɪd/

(verb) azarlamak, paylamak

Örnek:

She chid him for his carelessness.
Onu dikkatsizliği için azarladı.

rail

/reɪl/

(noun) ray, tırabzan, çubuk;

(verb) parmaklıkla çevirmek, ray döşemek, demiryoluyla taşımak

Örnek:

She held onto the stair rail as she went down.
Merdivenlerden inerken tırabzana tutundu.

pan

/pæn/

(noun) tava, tencere, kap;

(verb) yerden yere vurmak, şiddetle eleştirmek, pan yapmak

Örnek:

Heat the oil in a large pan.
Yağı büyük bir tavada ısıtın.

chastise

/tʃæsˈtaɪz/

(verb) azarlamak, cezalandırmak, dövmek

Örnek:

The coach chastised the players for their poor performance.
Antrenör, oyuncuları kötü performansları nedeniyle azarladı.

upbraid

/ʌpˈbreɪd/

(verb) azarlamak, paylamak, kınamak

Örnek:

The coach upbraided the team for their poor performance.
Antrenör, takımın kötü performansı nedeniyle azarladı.

find fault with

/faɪnd fɔːlt wɪð/

(idiom) kusur bulmak, eleştirmek

Örnek:

It's easy to find fault with others, but harder to improve yourself.
Başkalarında kusur bulmak kolaydır, ancak kendini geliştirmek daha zordur.

upvote

/ˈʌp.voʊt/

(verb) olumlu oy vermek, beğenmek;

(noun) olumlu oy, beğeni

Örnek:

Many users chose to upvote the helpful comment.
Birçok kullanıcı faydalı yoruma olumlu oy vermeyi seçti.

accede

/əkˈsiːd/

(verb) kabul etmek, razı olmak, boyun eğmek

Örnek:

The government was forced to accede to the protesters' demands.
Hükümet, protestocuların taleplerine boyun eğmek zorunda kaldı.

acquiesce

/ˌæk.wiˈes/

(verb) boyun eğmek, razı olmak

Örnek:

She will acquiesce to their demands.
Onların taleplerine boyun eğecek.

capitulate

/kəˈpɪtʃ.ə.leɪt/

(verb) teslim olmak, boyun eğmek

Örnek:

The enemy was forced to capitulate after a long siege.
Düşman uzun bir kuşatmadan sonra teslim olmak zorunda kaldı.

countenance

/ˈkaʊn.t̬ən.əns/

(noun) yüz, yüz ifadesi;

(verb) göz yummak, onaylamak

Örnek:

Her calm countenance reassured everyone in the room.
Sakin yüz ifadesi odadaki herkesi rahatlattı.

relent

/rɪˈlent/

(verb) yumuşamak, vazgeçmek, geri adım atmak

Örnek:

The police refused to relent in their efforts to find the suspect.
Polis, şüpheliyi bulma çabalarında yumuşamayı reddetti.

assent

/əˈsent/

(noun) onay, rıza;

(verb) onaylamak, rıza göstermek

Örnek:

He gave his assent to the proposal.
Teklife onayını verdi.

contravene

/ˌkɑːn.trəˈviːn/

(verb) aykırı gelmek, ihlal etmek, karşı gelmek

Örnek:

The company's actions contravene environmental regulations.
Şirketin eylemleri çevre düzenlemelerine aykırıdır.

conceptualize

/kənˈsep.tʃu.ə.laɪz/

(verb) kavramsallaştırmak, tasavvur etmek

Örnek:

It's difficult to conceptualize the vastness of space.
Uzayın enginliğini kavramsallaştırmak zordur.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren