Avatar of Vocabulary Set Suçlu

IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 8-9) İçinde Suçlu Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'IELTS Akademik Kelime Bilgisi (Band 8-9)' içinde 'Suçlu' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

insurrection

/ˌɪn.sɚˈek.ʃən/

(noun) ayaklanma, isyan, kalkışma

Örnek:

The government quickly suppressed the attempted insurrection.
Hükümet, teşebbüs edilen ayaklanmayı hızla bastırdı.

misdemeanor

/ˌmɪs.dɪˈmiː.nɚ/

(noun) kabahat, suistimal, hafif suç

Örnek:

His rude behavior was a slight misdemeanor.
Kaba davranışı hafif bir kabahat idi.

counterfeit

/ˈkaʊn.t̬ɚ.fɪt/

(noun) sahte, taklit;

(adjective) sahte, taklit;

(verb) taklit etmek, sahtesini yapmak

Örnek:

The police seized a large amount of counterfeit currency.
Polis, büyük miktarda sahte para ele geçirdi.

witness tampering

/ˈwɪt.nəs ˌtæm.pər.ɪŋ/

(noun) tanık etkileme, tanık manipülasyonu

Örnek:

The prosecutor charged him with witness tampering after he tried to intimidate the victim.
Mağduru korkutmaya çalıştıktan sonra savcı onu tanık etkileme ile suçladı.

cold case

/ˈkoʊld keɪs/

(noun) soğuk vaka, çözülememiş dava

Örnek:

Detectives reopened the cold case after a new witness came forward.
Yeni bir tanık ortaya çıktıktan sonra dedektifler soğuk vakayı yeniden açtı.

vigilante

/ˌvɪdʒ.əˈlæn.t̬i/

(noun) kanunsuz, hukuk dışı adalet uygulayan kişi;

(adjective) kanunsuz, adaleti kendi başına sağlayan

Örnek:

The town was plagued by crime until a vigilante group emerged.
Şehir suçla boğuşuyordu ta ki bir kanunsuz grup ortaya çıkana kadar.

forgery

/ˈfɔːr.dʒɚ.i/

(noun) sahtecilik, taklit

Örnek:

He was arrested for forgery of official documents.
Resmi belgelerde sahtecilikten tutuklandı.

alibi

/ˈæl.ɪ.baɪ/

(noun) mazeret, suçsuzluk kanıtı

Örnek:

The suspect had a solid alibi for the night of the robbery.
Şüphelinin soygun gecesi için sağlam bir mazereti vardı.

felony

/ˈfel.ə.ni/

(noun) ağır suç, büyük suç

Örnek:

He was charged with a serious felony.
Ciddi bir suçla itham edildi.

tort

/ˈtɔːrt/

(noun) haksız fiil, tazminat gerektiren fiil

Örnek:

The lawyer advised his client to sue for tort.
Avukat müvekkiline haksız fiil davası açmasını tavsiye etti.

trespass

/ˈtres.pæs/

(verb) izinsiz girmek, tecavüz etmek, günah;

(noun) izinsiz giriş, tecavüz, günah

Örnek:

The sign clearly states, 'No trespassing.'
Tabelada açıkça 'İzinsiz girilmez' yazıyor.

embezzlement

/ɪmˈbez.əl.mənt/

(noun) zimmetine geçirme, ihtilas

Örnek:

He was charged with embezzlement of company funds.
Şirket fonlarını zimmetine geçirmekle suçlandı.

extortion

/ɪkˈstɔːr.ʃən/

(noun) şantaj, haraç

Örnek:

The gang was involved in a scheme of extortion, demanding protection money from local businesses.
Çete, yerel işletmelerden haraç isteyerek bir şantaj planına karışmıştı.

delinquency

/dɪˈlɪŋ.kwən.si/

(noun) suçluluk, kabahat, temerrüt

Örnek:

The program aims to reduce juvenile delinquency.
Program, gençlik suçluluğunu azaltmayı hedefliyor.

recidivism

/rəˈsɪd.ə.vɪ.zəm/

(noun) tekrar suç işleme, nüks

Örnek:

The program aims to reduce recidivism among former inmates.
Program, eski mahkumlar arasında tekrar suç işleme oranını azaltmayı hedefliyor.

thug

/θʌɡ/

(noun) haydut, serseri, kabadayı

Örnek:

The police arrested the thug who mugged the old woman.
Polis, yaşlı kadını soyan haydutu tutukladı.

mobster

/ˈmɑːb.stɚ/

(noun) mafyacı, gangster

Örnek:

The police arrested a notorious mobster for racketeering.
Polis, haraç kesmekten kötü şöhretli bir mafyacıyı tutukladı.

gangland

/ˈɡæŋ.lænd/

(noun) çete dünyası, yeraltı dünyası;

(adjective) çete, mafya

Örnek:

He was deeply involved in the gangland activities of the city.
Şehrin çete dünyası faaliyetlerine derinden karışmıştı.

loot

/luːt/

(noun) ganimet, çalıntı mal;

(verb) yağmalamak, çalmak

Örnek:

The pirates divided their loot among themselves.
Korsanlar ganimetlerini aralarında paylaştılar.

libel

/ˈlaɪ.bəl/

(noun) iftira, karalama;

(verb) iftira atmak, karalamak

Örnek:

The newspaper was sued for libel after publishing the false story.
Gazete, yalan haberi yayınladıktan sonra iftira davasıyla karşı karşıya kaldı.

collude

/kəˈluːd/

(verb) işbirliği yapmak, gizlice anlaşmak

Örnek:

The two companies were accused of trying to collude to fix prices.
İki şirket, fiyatları belirlemek için işbirliği yapmaya çalışmakla suçlandı.

poach

/poʊtʃ/

(verb) poşe etmek, haşlamak, kaçak avlamak

Örnek:

I like my eggs poached.
Yumurtalarımı poşe severim.

pilfer

/ˈpɪl.fɚ/

(verb) çalmak, aşırmak

Örnek:

He was caught trying to pilfer office supplies.
Ofis malzemelerini çalmaya çalışırken yakalandı.

appropriate

/əˈproʊ.pri.ət/

(adjective) uygun, yerinde;

(verb) zimmetine geçirmek, tahsis etmek, ayırmak

Örnek:

Please wear appropriate attire for the ceremony.
Tören için lütfen uygun kıyafet giyin.

con

/kɑːn/

(verb) ikna etmek, kandırmak;

(noun) dolandırıcılık, hile, eksiler

Örnek:

He tried to con me into buying a fake watch.
Beni sahte bir saat almaya ikna etmeye çalıştı.

perjure

/ˈpɝː.dʒɚ/

(verb) yalan yere yemin etmek, yalan söylemek

Örnek:

The witness was warned not to perjure himself.
Tanık, yalan yere yemin etmemesi konusunda uyarıldı.

bootleg

/ˈbuːt.leɡ/

(adjective) kaçak, yasa dışı;

(verb) kaçakçılık yapmak, yasa dışı üretmek;

(noun) kaçak kayıt, yasa dışı ürün

Örnek:

They were caught selling bootleg copies of the movie.
Filmin kaçak kopyalarını satarken yakalandılar.

swindle

/ˈswɪn.dəl/

(verb) dolandırmak, aldatmak;

(noun) dolandırıcılık, hile

Örnek:

He tried to swindle me out of my inheritance.
Mirasımı dolandırmaya çalıştı.

despoil

/dɪˈspɔɪl/

(verb) yağmalamak, soymak, mahvetmek

Örnek:

The invaders despoiled the city of its treasures.
İşgalciler şehri hazinelerinden mahrum ettiler.

forge

/fɔːrdʒ/

(verb) dövmek, şekillendirmek, sahtesini yapmak;

(noun) demirci atölyesi, dövmehane

Örnek:

The blacksmith will forge the iron into a sword.
Demirci demiri kılıç haline getirecek.

extort

/ɪkˈstɔːrt/

(verb) sızdırmak, zorla almak

Örnek:

He was accused of trying to extort money from the company.
Şirketten para sızdırmaya çalışmakla suçlandı.

perpetrate

/ˈpɝː.pə.treɪt/

(verb) işlemek, yapmak

Örnek:

The criminals perpetrated a series of burglaries.
Suçlular bir dizi hırsızlık işledi.

hijack

/ˈhaɪ.dʒæk/

(verb) kaçırmak, gasp etmek, ele geçirmek;

(noun) kaçırma, gasp

Örnek:

Terrorists attempted to hijack the plane.
Teröristler uçağı kaçırmaya çalıştı.

carjack

/ˈkɑːr.dʒæk/

(verb) araba gasp etmek, araç çalmak;

(noun) araba gaspı, araç çalma

Örnek:

The criminals attempted to carjack the luxury vehicle at the traffic light.
Suçlular trafik ışıklarında lüks aracı gasp etmeye çalıştı.

incriminate

/ɪnˈkrɪm.ə.neɪt/

(verb) suçlamak, itham etmek

Örnek:

His testimony could incriminate several high-ranking officials.
İfadesi, birkaç üst düzey yetkiliyi suçlayabilir.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren