Avatar of Vocabulary Set Ünite 2: Şehir Hayatı

9. Sınıf İçinde Ünite 2: Şehir Hayatı Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'9. Sınıf' içinde 'Ünite 2: Şehir Hayatı' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

affordable

/əˈfɔːr.də.bəl/

(adjective) uygun fiyatlı, ekonomik

Örnek:

The store offers a wide range of affordable clothing.
Mağaza geniş bir yelpazede uygun fiyatlı giysiler sunuyor.

asset

/ˈæs.et/

(noun) değer, varlık, avantaj

Örnek:

Her experience is a great asset to the team.
Deneyimi, takım için büyük bir değerdir.

catastrophic

/ˌkæt̬.əˈstrɑː.fɪk/

(adjective) felaket, yıkıcı

Örnek:

The earthquake caused catastrophic damage to the city.
Deprem şehre felaket bir zarar verdi.

city state

/ˈsɪti steɪt/

(noun) şehir devleti

Örnek:

Ancient Athens was a powerful city-state.
Antik Atina güçlü bir şehir devletiydi.

conduct

/kənˈdʌkt/

(noun) davranış, yönetim, idare;

(verb) yürütmek, yapmak, yönetmek

Örnek:

The conduct of the meeting was very professional.
Toplantının yönetimi çok profesyoneldi.

conflict

/ˈkɑːn.flɪkt/

(noun) çatışma, anlaşmazlık, uyuşmazlık;

(verb) çelişmek, çatışmak, uyuşmamak

Örnek:

There was a lot of conflict between the two brothers.
İki kardeş arasında çok fazla çatışma vardı.

cosmopolitan

/ˌkɑːz.məˈpɑː.lɪ.t̬ən/

(adjective) kozmopolit, dünya vatandaşı;

(noun) kozmopolit, dünya vatandaşı

Örnek:

She's a truly cosmopolitan person, having lived in Paris, Tokyo, and New York.
Paris, Tokyo ve New York'ta yaşamış, gerçekten kozmopolit bir insan.

crowded

/ˈkraʊ.dɪd/

(adjective) kalabalık, dolu

Örnek:

The market was very crowded on Saturday.
Cumartesi günü pazar çok kalabalıktı.

determine

/dɪˈtɝː.mɪn/

(verb) belirlemek, karar vermek, tespit etmek

Örnek:

The success of the project will determine our future.
Projenin başarısı geleceğimizi belirleyecek.

downtown

/ˌdaʊnˈtaʊn/

(adverb) şehir merkezine, şehir merkezinde;

(noun) şehir merkezi, iş merkezi;

(adjective) şehir merkezine ait, merkezi

Örnek:

Let's go downtown for dinner tonight.
Bu akşam yemeğe şehir merkezine gidelim.

drawback

/ˈdrɑː.bæk/

(noun) dezavantaj, eksiklik

Örnek:

The main drawback of the plan is its high cost.
Planın ana dezavantajı yüksek maliyetidir.

dweller

/ˈdwel.ɚ/

(noun) sakin, ikamet eden

Örnek:

City dwellers often face higher living costs.
Şehir sakinleri genellikle daha yüksek yaşam maliyetleriyle karşılaşır.

easy-going

/ˌiː.ziˈɡoʊ.ɪŋ/

(adjective) uyumlu, rahat, hoşgörülü

Örnek:

She has a very easy-going personality.
Çok uyumlu bir kişiliği var.

fabulous

/ˈfæb.jə.ləs/

(adjective) muhteşem, harika, efsanevi

Örnek:

She looked fabulous in her new dress.
Yeni elbisesiyle muhteşem görünüyordu.

factor

/ˈfæk.tɚ/

(noun) faktör, etken, çarpan;

(verb) hesaba katmak, dahil etmek, çarpanlarına ayırmak

Örnek:

Cost was a major factor in our decision.
Maliyet, kararımızda önemli bir faktördü.

forbidden

/fɚˈbɪd.ən/

(adjective) yasak, menedilmiş;

(past participle) yasaklanmış

Örnek:

Smoking is strictly forbidden in this area.
Bu alanda sigara içmek kesinlikle yasaktır.

gallery

/ˈɡæl.ɚ.i/

(noun) galeri, sanat galerisi, koridor

Örnek:

The new art gallery features local artists.
Yeni sanat galerisi yerel sanatçıları sergiliyor.

hometown

/ˈhoʊm.taʊn/

(noun) memleket, doğup büyüdüğü yer

Örnek:

She always visits her hometown during the holidays.
Tatillerde her zaman memleketini ziyaret eder.

index

/ˈɪn.deks/

(noun) dizin, indeks, endeks;

(verb) dizinlemek, indekslemek, endekslemek

Örnek:

Look up the topic in the index at the back of the book.
Konuyu kitabın sonundaki dizinden bulun.

indicator

/ˈɪn.də.keɪ.t̬ɚ/

(noun) gösterge, belirteç, ibare

Örnek:

Economic growth is a key indicator of a country's health.
Ekonomik büyüme, bir ülkenin sağlığının önemli bir göstergesidir.

jet lag

/ˈdʒet læɡ/

(noun) jet lag, uçuş yorgunluğu

Örnek:

I'm suffering from severe jet lag after my trip to Asia.
Asya seyahatimden sonra şiddetli jet lag yaşıyorum.

light rail

/ˈlaɪt reɪl/

(noun) hafif raylı sistem, tramvay

Örnek:

The city is planning to expand its light rail network.
Şehir, hafif raylı sistem ağını genişletmeyi planlıyor.

man-made

/ˈmæn.meɪd/

(adjective) yapay, insan yapımı

Örnek:

The lake is a man-made reservoir.
Göl yapay bir rezervuardır.

medium-sized

/ˈmiːdiəmˌsaɪzd/

(adjective) orta boy, orta büyüklükte

Örnek:

We need a medium-sized box for these items.
Bu eşyalar için orta boy bir kutuya ihtiyacımız var.

metro

/ˈmet.roʊ/

(noun) metro

Örnek:

Take the metro to the city center.
Şehir merkezine metro ile gidin.

metropolitan

/ˌmet.rəˈpɑː.lə.tən/

(adjective) metropol, büyükşehir, metropolit;

(noun) metropolit, başpiskopos

Örnek:

London is a vast metropolitan area.
Londra geniş bir metropol alanıdır.

multicultural

/ˌmʌl.tiˈkʌl.tʃɚ.əl/

(adjective) çok kültürlü

Örnek:

London is a truly multicultural city with people from all over the world.
Londra, dünyanın her yerinden insanlarla gerçekten çok kültürlü bir şehirdir.

negative

/ˈneɡ.ə.t̬ɪv/

(adjective) olumsuz, negatif, zararlı;

(noun) olumsuzluk, reddetme, negatif

Örnek:

She gave a negative answer to the proposal.
Teklife olumsuz yanıt verdi.

Oceania

/oʊ.ʃiˈɑː.ni.ə/

(noun) Okyanusya

Örnek:

Many unique species of flora and fauna can be found in Oceania.
Okyanusya'da birçok eşsiz flora ve fauna türü bulunabilir.

packed

/pækt/

(adjective) dolu, kalabalık, paketlenmiş;

(verb) paketlemek, toplamak

Örnek:

The train was so packed that I could barely move.
Tren o kadar doluydu ki zar zor hareket edebiliyordum.

pavement

/ˈpeɪv.mənt/

(noun) kaldırım, asfalt

Örnek:

The children were playing on the pavement.
Çocuklar kaldırımda oynuyordu.

recreational

/ˌrek.riˈeɪ.ʃən.əl/

(adjective) eğlence amaçlı, rekreasyonel

Örnek:

He enjoys recreational fishing on weekends.
Hafta sonları eğlence amaçlı balık tutmaktan hoşlanır.

reliable

/rɪˈlaɪ.ə.bəl/

(adjective) güvenilir, sağlam

Örnek:

She is a very reliable employee.
Çok güvenilir bir çalışandır.

resident

/ˈrez.ə.dənt/

(noun) sakin, ikamet eden, asistan doktor;

(adjective) yerleşik, ikamet eden

Örnek:

She has been a resident of this city for over 20 years.
Bu şehrin 20 yılı aşkın süredir sakini.

skyscraper

/ˈskaɪˌskreɪ.pɚ/

(noun) gökdelen

Örnek:

The city skyline is dominated by towering skyscrapers.
Şehir silüeti, yükselen gökdelenler tarafından domine edilmiştir.

smart

/smɑːrt/

(adjective) zeki, akıllı, şık;

(verb) acı vermek, yanmak

Örnek:

She's a very smart student and always gets good grades.
Çok zeki bir öğrenci ve her zaman iyi notlar alır.

stuck

/stʌk/

(adjective) sıkışmış, takılı kalmış, ilerleyemeyen

Örnek:

The car got stuck in the mud.
Araba çamura saplandı.

urban

/ˈɝː.bən/

(adjective) kentsel, şehirsel

Örnek:

Urban areas often have higher population densities.
Kentsel alanlar genellikle daha yüksek nüfus yoğunluğuna sahiptir.

urban sprawl

/ˈɜːr.bən sprɔːl/

(noun) kentleşme, şehir yayılımı

Örnek:

The city's rapid growth led to significant urban sprawl.
Şehrin hızlı büyümesi önemli kentleşmeye yol açtı.

variety

/vəˈraɪ.ə.t̬i/

(noun) çeşitlilik, farklılık, çeşit

Örnek:

The store offers a wide variety of products.
Mağaza geniş bir ürün yelpazesi sunuyor.

wander

/ˈwɑːn.dɚ/

(verb) dolaşmak, gezinmek, aklı dağılmak

Örnek:

We spent the afternoon wandering through the old town.
Öğleden sonrayı eski şehirde dolaşarak geçirdik.

cheer up

/tʃɪr ˈʌp/

(phrasal verb) neşelenmek, neşelendirmek

Örnek:

Cheer up! Things will get better.
Neşelen! Her şey daha iyi olacak.

grow up

/ɡroʊ ˈʌp/

(phrasal verb) büyümek, yetişkin olmak, olgunlaşmak

Örnek:

My children are growing up so fast.
Çocuklarım çok hızlı büyüyor.

put on

/pʊt ɑːn/

(phrasal verb) giymek, takmak, açmak

Örnek:

She decided to put on her favorite dress for the party.
Parti için en sevdiği elbiseyi giymeye karar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren