Avatar of Vocabulary Set Ünite 1: Yerel Çevre

9. Sınıf İçinde Ünite 1: Yerel Çevre Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'9. Sınıf' içinde 'Ünite 1: Yerel Çevre' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

artifact

/ˈɑːr.t̬ə.fækt/

(noun) eser, yapıt, artefakt

Örnek:

The museum displayed ancient Roman artifacts.
Müze, antik Roma eserlerini sergiledi.

artisan

/ˈɑːr.t̬ə.zən/

(noun) zanaatkar, esnaf

Örnek:

The village is known for its skilled artisans who create beautiful pottery.
Köy, güzel çanak çömlek yapan yetenekli zanaatkarlarıyla tanınır.

attraction

/əˈtræk.ʃən/

(noun) çekim, cazibe, ilgi çekicilik

Örnek:

The new exhibit is a major attraction for tourists.
Yeni sergi, turistler için önemli bir cazibe merkezidir.

authenticity

/ˌɑː.θenˈtɪs.ə.t̬i/

(noun) özgünlük, gerçeklik

Örnek:

The museum verified the authenticity of the ancient artifact.
Müze, antik eserin özgünlüğünü doğruladı.

birthplace

/ˈbɝːθ.pleɪs/

(noun) doğum yeri, memleket, kaynak

Örnek:

Stratford-upon-Avon is Shakespeare's birthplace.
Stratford-upon-Avon, Shakespeare'in doğum yeridir.

bracelet

/ˈbreɪ.slət/

(noun) bilezik, bileklik

Örnek:

She wore a beautiful silver bracelet on her wrist.
Bileğinde güzel bir gümüş bilezik takıyordu.

carve

/kɑːrv/

(verb) oymak, işlemek, dilimlemek

Örnek:

He decided to carve a bird out of the block of wood.
Ahşap bloktan bir kuş oymaya karar verdi.

cast

/kæst/

(verb) atmak, fırlatmak, oy kullanmak;

(noun) oyuncu kadrosu, kadro, döküm

Örnek:

He cast his fishing line into the lake.
Oltasını göle attı.

charcoal

/ˈtʃɑːr.koʊl/

(noun) kömür, odun kömürü;

(adjective) kömür rengi, koyu gri

Örnek:

We used charcoal to grill the burgers.
Burgerleri ızgara yapmak için kömür kullandık.

craft

/kræft/

(noun) zanaat, el sanatı, tekne;

(verb) işlemek, oluşturmak

Örnek:

She enjoys various forms of craft, such as knitting and pottery.
Örgü ve çömlekçilik gibi çeşitli zanaat türlerinden hoşlanır.

craftsman

/ˈkræfts.mən/

(noun) zanaatkar, usta

Örnek:

The antique table was restored by a master craftsman.
Antika masa usta bir zanaatkar tarafından restore edildi.

drumhead

/ˈdrʌm.hed/

(noun) davul derisi, davul zarı

Örnek:

The drummer carefully tuned the drumhead before the performance.
Davulcu performanstan önce davul derisini dikkatlice akort etti.

frame

/freɪm/

(noun) çerçeve, iskelet, şasi;

(verb) çerçevelemek, oluşturmak, şekillendirmek

Örnek:

The old photograph was in a beautiful wooden frame.
Eski fotoğraf güzel bir ahşap çerçeve içindeydi.

great-grandparent

/ˌɡreɪtˈɡræn.per.ənt/

(noun) büyük büyükbaba, büyük büyükanne

Örnek:

My great-grandparent lived to be 100 years old.
Büyük büyükbabam 100 yaşına kadar yaşadı.

handicraft

/ˈhæn.di.kræft/

(noun) el sanatı, zanaat

Örnek:

She learned various handicrafts, including pottery and weaving.
Çömlekçilik ve dokumacılık dahil çeşitli el sanatları öğrendi.

historical

/hɪˈstɔːr.ɪ.kəl/

(adjective) tarihi, geçmişe ait

Örnek:

The museum has many historical artifacts.
Müzede birçok tarihi eser bulunmaktadır.

knit

/nɪt/

(verb) örmek, kaynamak, iyileşmek;

(noun) örgü, triko

Örnek:

She loves to knit sweaters for her grandchildren.
Torunları için kazak örmeyi çok sever.

lacquerware

/ˈlæk.ɚ.wer/

(noun) lake eşya, lake

Örnek:

The museum displayed exquisite pieces of ancient lacquerware.
Müze, antik lake eşyaların enfes parçalarını sergiledi.

layer

/ˈleɪ.ɚ/

(noun) katman, tabaka;

(verb) katmanlamak, üst üste koymak

Örnek:

The cake has three layers of chocolate.
Pastanın üç kat çikolatası var.

loom

/luːm/

(verb) belirmek, görünmek, yaklaşmak;

(noun) tezgah

Örnek:

A dark shape began to loom out of the fog.
Karanlık bir şekil sisin içinden belirmeye başladı.

ethnic minority

/ˌeθ.nɪk maɪˈnɔːr.ə.t̬i/

(noun) etnik azınlık

Örnek:

The government aims to protect the rights of ethnic minorities.
Hükümet, etnik azınlıkların haklarını korumayı amaçlamaktadır.

mould

/moʊld/

(noun) kalıp, döküm kalıbı, küf;

(verb) şekillendirmek, kalıplamak, küflenmek

Örnek:

Pour the chocolate into the mould.
Çikolatayı kalıba dökün.

numerous

/ˈnuː.mə.rəs/

(adjective) sayısız, çok sayıda

Örnek:

There were numerous complaints about the new policy.
Yeni politika hakkında çok sayıda şikayet vardı.

pottery

/ˈpɑː.t̬ɚ.i/

(noun) çanak çömlek, seramik, çanak çömlekçilik

Örnek:

She collected antique pottery from various countries.
Çeşitli ülkelerden antika çanak çömlek topladı.

preserve

/prɪˈzɝːv/

(verb) korumak, muhafaza etmek, saklamak;

(noun) reçel, konserve, koruma alanı

Örnek:

We must preserve our natural resources for future generations.
Doğal kaynaklarımızı gelecek nesiller için korumalıyız.

sculpture

/ˈskʌlp.tʃɚ/

(noun) heykel, heykel sanatı, yontu;

(verb) heykel yapmak, şekil vermek

Örnek:

He studied sculpture at art school.
Sanat okulunda heykel eğitimi aldı.

skillful

/ˈskɪl.fəl/

(adjective) becerikli, usta

Örnek:

She is a skillful pianist.
O becerikli bir piyanisttir.

souvenir

/ˌsuː.vəˈnɪr/

(noun) hatıra, hediyelik eşya

Örnek:

I bought a small statue as a souvenir of my trip to Paris.
Paris gezimin bir hatırası olarak küçük bir heykel aldım.

stage

/steɪdʒ/

(noun) sahne, platform, aşama;

(verb) sahnelemek, düzenlemek

Örnek:

The band took the stage to a cheering crowd.
Grup, tezahürat yapan kalabalığın önüne sahneye çıktı.

surface

/ˈsɝː-/

(noun) yüzey, dış katman, dış görünüş;

(verb) yüzeye çıkmak, ortaya çıkmak, kaplamak

Örnek:

The surface of the table was smooth.
Masanın yüzeyi pürüzsüzdü.

team building

/ˈtiːm ˌbɪl.dɪŋ/

(noun) takım oluşturma, ekip kurma

Örnek:

Our company organized a team building retreat last weekend.
Şirketimiz geçen hafta sonu bir takım oluşturma kampı düzenledi.

thread

/θred/

(noun) iplik, tel, konu;

(verb) ipliğe geçirmek, geçirmek

Örnek:

She used a needle and thread to mend the torn shirt.
Yırtık gömleği dikmek için iğne ve iplik kullandı.

treat

/triːt/

(verb) davranmak, muamele etmek, işlemek;

(noun) keyif, ödül, ikram

Örnek:

She treats everyone with respect.
Herkese saygıyla davranır.

tug of war

/ˌtʌɡ əv ˈwɔːr/

(noun) halat çekme, çekişme, güç mücadelesi

Örnek:

The annual picnic always features a lively game of tug of war.
Yıllık piknikte her zaman canlı bir halat çekme oyunu bulunur.

versatile

/ˈvɝː.sə.t̬əl/

(adjective) çok yönlü, esnek

Örnek:

She is a versatile artist who can paint, sculpt, and draw.
O, resim yapabilen, heykel yapabilen ve çizebilen çok yönlü bir sanatçıdır.

weave

/wiːv/

(verb) dokumak, örmek, bir araya getirmek;

(noun) dokuma, örgü

Örnek:

She learned to weave baskets from natural fibers.
Doğal liflerden sepet örmeyi öğrendi.

willow

/ˈwɪl.oʊ/

(noun) söğüt

Örnek:

The graceful willow trees lined the riverbank.
Zarif söğüt ağaçları nehir kenarını süslüyordu.

workshop

/ˈwɝːk.ʃɑːp/

(noun) atölye, işlik, çalıştay;

(verb) çalıştay yapmak, çalıştayda ele almak

Örnek:

The mechanic spent all day in his workshop fixing cars.
Tamirci bütün gün atölyesinde araba tamir etti.

close down

/kloʊz daʊn/

(phrasal verb) kapatmak, işi durdurmak

Örnek:

The factory will close down next month, resulting in many job losses.
Fabrika gelecek ay kapanacak ve birçok iş kaybına neden olacak.

deal with

/diːl wɪð/

(phrasal verb) ilgilenmek, başa çıkmak, iş yapmak

Örnek:

We need to deal with this issue immediately.
Bu sorunla hemen ilgilenmemiz gerekiyor.

face up to

/feɪs ʌp tə/

(phrasal verb) yüzleşmek, kabullenmek

Örnek:

You need to face up to your responsibilities.
Sorumluluklarınla yüzleşmen gerekiyor.

get on with

/ɡet ɑːn wɪð/

(phrasal verb) devam etmek, sürdürmek, iyi anlaşmak

Örnek:

Stop talking and get on with your work.
Konuşmayı bırak ve işine devam et.

live on

/lɪv ɑːn/

(phrasal verb) yaşamaya devam etmek, varlığını sürdürmek, ile yaşamak

Örnek:

Despite the hardships, the community managed to live on.
Zorluklara rağmen topluluk yaşamaya devam etti.

look forward to

/lʊk ˈfɔːrwərd tə/

(phrasal verb) dört gözle beklemek, sabırsızlanmak

Örnek:

I look forward to seeing you again.
Seni tekrar görmeyi dört gözle bekliyorum.

pass down

/pæs daʊn/

(phrasal verb) aktarmak, miras bırakmak, iletmek

Örnek:

The family traditions have been passed down through generations.
Aile gelenekleri nesiller boyu aktarılmıştır.

set off

/set ˈɔːf/

(phrasal verb) yola çıkmak, hareket etmek, tetiklemek

Örnek:

We decided to set off early to avoid traffic.
Trafiğe yakalanmamak için erken yola çıkmaya karar verdik.

set up

/set ʌp/

(phrasal verb) kurmak, oluşturmak, ayarlamak

Örnek:

They plan to set up a new business next year.
Gelecek yıl yeni bir iş kurmayı planlıyorlar.

take over

/ˈteɪk ˌoʊ.vər/

(phrasal verb) devralmak, ele geçirmek, baskın gelmek

Örnek:

She will take over as CEO next month.
Gelecek ay CEO olarak görevi devralacak.

turn down

/tɜːrn daʊn/

(phrasal verb) reddetmek, geri çevirmek, kısmak

Örnek:

She had to turn down the job offer because it was too far away.
İş teklifini çok uzak olduğu için reddetmek zorunda kaldı.

turn up

/tɜːrn ʌp/

(phrasal verb) ortaya çıkmak, gelmek, açmak

Örnek:

He didn't turn up for the meeting.
Toplantıya gelmedi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren