Avatar of Vocabulary Set Ünite 4: Geleneklerimiz ve Göreneklerimiz

8. Sınıf İçinde Ünite 4: Geleneklerimiz ve Göreneklerimiz Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'8. Sınıf' içinde 'Ünite 4: Geleneklerimiz ve Göreneklerimiz' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

accept

/əkˈsept/

(verb) kabul etmek, almak, onaylamak

Örnek:

She accepted the gift with a smile.
Hediyeyi gülümseyerek kabul etti.

break with

/breɪk wɪð/

(phrasal verb) ilişkisini kesmek, ayrılmak, sapmak

Örnek:

She decided to break with her old habits and start fresh.
Eski alışkanlıklarını bırakıp yeni bir başlangıç yapmaya karar verdi.

clockwise

/ˈklɑːk.waɪz/

(adverb) saat yönünde;

(adjective) saat yönünde

Örnek:

Turn the knob clockwise to open the safe.
Kasayı açmak için düğmeyi saat yönünde çevirin.

compliment

/ˈkɑːm.plə.mənt/

(noun) iltifat, övgü;

(verb) iltifat etmek, övmek

Örnek:

She received many compliments on her new dress.
Yeni elbisesi hakkında birçok iltifat aldı.

course

/kɔːrs/

(noun) rota, yön, akış;

(verb) akmak, dolaşmak

Örnek:

The ship altered its course to avoid the storm.
Gemi fırtınadan kaçınmak için rotasını değiştirdi.

cutlery

/ˈkʌt.lɚ.i/

(noun) çatal bıçak takımı, sofra takımı

Örnek:

Please set the table with the clean cutlery.
Lütfen masayı temiz çatal bıçak takımı ile kurun.

filmstrip

/ˈfɪlm.strɪp/

(noun) film şeridi, diafilm

Örnek:

The teacher showed a filmstrip about the solar system.
Öğretmen güneş sistemi hakkında bir film şeridi gösterdi.

host

/hoʊst/

(noun) ev sahibi, çok sayıda, kalabalık;

(verb) ev sahipliği yapmak, sunmak, barındırmak

Örnek:

Our host greeted us warmly at the door.
Ev sahibimiz bizi kapıda sıcak bir şekilde karşıladı.

hostess

/ˈhoʊ.stɪs/

(noun) ev sahibi kadın, hostes, karşılama görevlisi

Örnek:

The hostess greeted us warmly at the door.
Ev sahibi kadın bizi kapıda sıcak bir şekilde karşıladı.

generation

/ˌdʒen.əˈreɪ.ʃən/

(noun) nesil, üretim, oluşturma

Örnek:

The younger generation is more tech-savvy.
Genç nesil teknolojiye daha yatkın.

offspring

/ˈɑːf.sprɪŋ/

(noun) çocuk, yavru, nesil

Örnek:

The couple had three healthy offspring.
Çiftin üç sağlıklı çocuğu vardı.

oblige

/əˈblaɪdʒ/

(verb) mecbur etmek, zorlamak, yardım etmek

Örnek:

Doctors are obliged to keep patients' records confidential.
Doktorlar hasta kayıtlarını gizli tutmakla yükümlüdür.

palm

/pɑːm/

(noun) avuç içi, palmiye;

(verb) saklamak, kakalamak

Örnek:

She held the small bird gently in her palm.
Küçük kuşu nazikçe avuç içinde tuttu.

pass down

/pæs daʊn/

(phrasal verb) aktarmak, miras bırakmak, iletmek

Örnek:

The family traditions have been passed down through generations.
Aile gelenekleri nesiller boyu aktarılmıştır.

prong

/prɑːŋ/

(noun) diş, çatal dişi, kol;

(verb) ayrılmak, çatallanmak

Örnek:

The fork has three prongs.
Çatalın üç dişi var.

reflect

/rɪˈflekt/

(verb) yansıtmak, geri göndermek, düşünmek

Örnek:

The mirror reflected her image.
Ayna onun görüntüsünü yansıttı.

sharp

/ʃɑːrp/

(adjective) keskin, sivri, yoğun;

(adverb) keskin, tam;

(noun) diyez

Örnek:

Be careful, that knife is very sharp.
Dikkat et, o bıçak çok keskin.

social

/ˈsoʊ.ʃəl/

(adjective) sosyal, cana yakın;

(noun) sosyal etkinlik, toplantı

Örnek:

Humans are social beings.
İnsanlar sosyal varlıklardır.

spot on

/ˌspɑːt ˈɑːn/

(adjective) tam isabet, doğru;

(adverb) tam olarak, doğru bir şekilde

Örnek:

Your analysis of the situation was spot on.
Durum analizin tam isabet oldu.

spray

/spreɪ/

(noun) sprey, püskürtücü, dal;

(verb) püskürtmek, serpmek

Örnek:

She used hair spray to hold her hairstyle in place.
Saç stilini sabitlemek için saç spreyi kullandı.

spread

/spred/

(verb) yayılmak, dağılmak, yaymak;

(noun) yayılma, dağılma, sürülebilir

Örnek:

The fire spread rapidly through the forest.
Yangın ormanda hızla yayıldı.

table manners

/ˈteɪ.bəl ˌmæn.ərz/

(noun) sofra adabı, yemek yeme adabı

Örnek:

Good table manners are important when dining with guests.
Misafirlerle yemek yerken iyi sofra adabı önemlidir.

tip

/tɪp/

(noun) bahşiş, ipucu, tavsiye;

(verb) bahşiş vermek, devirmek, eğmek

Örnek:

He left a generous tip for the waiter.
Garsona cömert bir bahşiş bıraktı.

unity

/ˈjuː.nə.t̬i/

(noun) birlik, uyum, bütünlük

Örnek:

The team showed great unity in their efforts.
Takım çabalarında büyük bir birlik gösterdi.

upwards

/ˈʌp.wɚdz/

(adverb) yukarı doğru, yukarı, artarak;

(adjective) yukarı yönlü, yükselen

Örnek:

The smoke drifted upwards into the sky.
Duman yukarı doğru gökyüzüne yükseldi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren