Avatar of Vocabulary Set Ünite 2: Kuşak Farkı

11. Sınıf İçinde Ünite 2: Kuşak Farkı Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'11. Sınıf' içinde 'Ünite 2: Kuşak Farkı' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

adapt

/əˈdæpt/

(verb) uyarlamak, adapte etmek, uyum sağlamak

Örnek:

The car has been adapted for use by disabled drivers.
Araç, engelli sürücülerin kullanımı için uyarlanmıştır.

argument

/ˈɑːrɡ.jə.mənt/

(noun) tartışma, kavga, münakaşa

Örnek:

They had a fierce argument about politics.
Siyaset hakkında şiddetli bir tartışma yaşadılar.

attitude

/ˈæt̬.ə.tuːd/

(noun) tutum, davranış, duruş

Örnek:

She has a positive attitude towards life.
Hayata karşı pozitif bir tutumu var.

burden

/ˈbɝː.dən/

(noun) yük, ağırlık, sorumluluk;

(verb) yüklemek, ağırlaştırmak

Örnek:

He carried the heavy burden on his back.
Sırtında ağır yükü taşıdı.

characteristic

/ˌker.ək.təˈrɪs.tɪk/

(noun) özellik, nitelik;

(adjective) karakteristik, tipik

Örnek:

One characteristic of a good leader is integrity.
İyi bir liderin bir özelliği dürüstlüktür.

conflict

/ˈkɑːn.flɪkt/

(noun) çatışma, anlaşmazlık, uyuşmazlık;

(verb) çelişmek, çatışmak, uyuşmamak

Örnek:

There was a lot of conflict between the two brothers.
İki kardeş arasında çok fazla çatışma vardı.

curfew

/ˈkɝː.fjuː/

(noun) sokağa çıkma yasağı, yasaklama saati

Örnek:

The city imposed a strict curfew after the unrest.
Şehir, huzursuzluktan sonra sıkı bir sokağa çıkma yasağı uyguladı.

curious

/ˈkjʊr.i.əs/

(adjective) meraklı, öğrenmeye hevesli, tuhaf

Örnek:

The child was curious about how the toy worked.
Çocuk oyuncağın nasıl çalıştığını merak ediyordu.

digital native

/ˌdɪdʒ.ɪ.təl ˈneɪ.tɪv/

(noun) dijital yerli, dijital nesil

Örnek:

My younger sister, a true digital native, can navigate any app with ease.
Küçük kız kardeşim, gerçek bir dijital yerli, herhangi bir uygulamayı kolayca kullanabilir.

duty

/ˈduː.t̬i/

(noun) görev, sorumluluk, vergi

Örnek:

It is your duty to report any suspicious activity.
Herhangi bir şüpheli etkinliği bildirmek sizin görevinizdir.

elegant

/ˈel.ə.ɡənt/

(adjective) zarif, şık, güzel

Örnek:

She wore an elegant black dress to the party.
Partiye zarif siyah bir elbise giydi.

experience

/ɪkˈspɪr.i.əns/

(noun) deneyim, olay;

(verb) deneyimlemek, yaşamak

Örnek:

He has a lot of experience in teaching.
Öğretmenlikte çok deneyimi var.

extended family

/ɪkˌsten.dɪd ˈfæm.əl.i/

(noun) geniş aile, büyük aile

Örnek:

During the holidays, our house is always full of our extended family.
Tatillerde evimiz her zaman geniş ailemizle doludur.

eyesight

/ˈaɪ.saɪt/

(noun) görme yeteneği, göz

Örnek:

Her eyesight is getting worse with age.
Gözleri yaşla birlikte kötüleşiyor.

financial burden

/faɪˈnæn.ʃəl ˈbɜːr.dən/

(noun) mali yük, finansal külfet

Örnek:

The high medical bills became a huge financial burden for the family.
Yüksek tıbbi faturalar aile için büyük bir mali yük haline geldi.

firmly

/ˈfɝːm.li/

(adverb) sıkıca, sağlamca, kesinlikle

Örnek:

Hold the rope firmly.
İpi sıkıca tutun.

flashy

/ˈflæʃ.i/

(adjective) gösterişli, parlak, çarpıcı

Örnek:

He drives a flashy sports car.
Gösterişli bir spor araba kullanıyor.

freedom

/ˈfriː.dəm/

(noun) özgürlük, serbestlik, tahliye

Örnek:

Everyone deserves the right to freedom of speech.
Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir.

the generation gap

/ðə ˈdʒen.ə.reɪ.ʃən ˌɡæp/

(noun) nesil farkı, kuşak çatışması

Örnek:

There's a significant generation gap when it comes to technology.
Teknoloji söz konusu olduğunda önemli bir nesil farkı var.

hire

/haɪr/

(verb) işe almak, kiralamak;

(noun) işe alım, kiralama

Örnek:

The company decided to hire a new marketing manager.
Şirket yeni bir pazarlama müdürü işe almaya karar verdi.

honesty

/ˈɑː.nə.sti/

(noun) dürüstlük, samimiyet

Örnek:

Her honesty was evident in her straightforward answers.
Dürüstlüğü, doğrudan cevaplarında belirgindi.

immigrant

/ˈɪm.ə.ɡrənt/

(noun) göçmen

Örnek:

Many immigrants contribute significantly to the economy.
Birçok göçmen ekonomiye önemli katkı sağlar.

impose

/ɪmˈpoʊz/

(verb) dayatmak, uygulamak, yük olmak

Örnek:

The government decided to impose a new tax on luxury goods.
Hükümet lüks mallara yeni bir vergi uygulamaya karar verdi.

individualism

/ˌɪn.dəˈvɪdʒ.u.ə.lɪ.zəm/

(noun) bireycilik, bağımsızlık

Örnek:

Her strong sense of individualism made her stand out in the crowd.
Güçlü bireycilik anlayışı onu kalabalıkta öne çıkardı.

influence

/ˈɪn.flu.əns/

(noun) etki, nüfuz, influencer;

(verb) etkilemek

Örnek:

His parents had a strong influence on his career choice.
Ailesinin kariyer seçimi üzerinde güçlü bir etkisi vardı.

limit

/ˈlɪm.ɪt/

(noun) limit, sınır, maksimum;

(verb) sınırlamak, kısıtlamak

Örnek:

There's a speed limit on this road.
Bu yolda hız limiti var.

mature

/məˈtʃʊr/

(adjective) olgun, yetişkin, akıllı;

(verb) olgunlaşmak, büyümek, vadesi dolmak

Örnek:

She is very mature for her age.
Yaşına göre çok olgun.

multi-generational

/ˌmʌl.ti.dʒen.əˈreɪ.ʃən.əl/

(adjective) çok kuşaklı

Örnek:

The family lives in a multi-generational household.
Aile çok kuşaklı bir evde yaşıyor.

norm

/nɔːrm/

(noun) norm, standart, kural

Örnek:

Working from home has become the new norm for many.
Evden çalışmak birçok kişi için yeni norm haline geldi.

nuclear family

/ˌnuː.kli.ər ˈfæm.əl.i/

(noun) çekirdek aile

Örnek:

The nuclear family is often seen as the traditional family structure.
Çekirdek aile genellikle geleneksel aile yapısı olarak görülür.

obey

/oʊˈbeɪ/

(verb) itaat etmek, uymak

Örnek:

All citizens must obey the law.
Tüm vatandaşlar yasaya uymak zorundadır.

objection

/əbˈdʒek.ʃən/

(noun) itiraz, karşı çıkma

Örnek:

My main objection is the cost.
Ana itirazım maliyet.

open-minded

/ˌoʊ.pənˈmaɪn.dɪd/

(adjective) açık fikirli, önyargısız

Örnek:

She's very open-minded and always willing to listen to different perspectives.
Çok açık fikirli ve her zaman farklı bakış açılarını dinlemeye istekli.

point of view

/ˈpɔɪnt əv vjuː/

(noun) bakış açısı, görüş

Örnek:

From my point of view, the decision was fair.
Benim bakış açıma göre, karar adildi.

screen time

/ˈskriːn taɪm/

(noun) ekran süresi

Örnek:

Parents are concerned about their children's excessive screen time.
Ebeveynler çocuklarının aşırı ekran süresi hakkında endişeli.

social media

/ˌsoʊ.ʃəl ˈmiː.di.ə/

(noun) sosyal medya

Örnek:

Many people get their news from social media platforms now.
Birçok kişi haberlerini artık sosyal medya platformlarından alıyor.

value

/ˈvæl.juː/

(noun) değer, önem, fiyat;

(verb) değer biçmek, kıymetini belirlemek, değer vermek

Örnek:

The true value of friendship cannot be measured.
Dostluğun gerçek değeri ölçülemez.

be on the scene

/biː ɑːn ðə siːn/

(idiom) olay yerinde olmak, hazır bulunmak

Örnek:

Police were quickly on the scene after the accident.
Kaza sonrası polis hızla olay yerine geldi.

bridge the gap

/brɪdʒ ðə ɡæp/

(idiom) uçurumu kapatmak, farkı azaltmak

Örnek:

The new program aims to bridge the gap between students and job opportunities.
Yeni program, öğrenciler ve iş fırsatları arasındaki uçurumu kapatmayı hedefliyor.

follow in someone's footsteps

/ˈfɑl.oʊ ɪn ˈsʌm.wʌnz ˈfʊt.steps/

(idiom) birinin izinden gitmek, birinin yolunu takip etmek

Örnek:

She decided to follow in her mother's footsteps and become a doctor.
Annesinin izinden giderek doktor olmaya karar verdi.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren