Avatar of Vocabulary Set Kaybet veya Kazan

Yenmek İçinde Kaybet veya Kazan Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Yenmek' içinde 'Kaybet veya Kazan' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

a close call

/ə kloʊs kɔl/

(idiom) kıl payı kurtulmak, ucuz atlatmak, az kalsın

Örnek:

The car swerved just in time; it was a close call.
Araba tam zamanında savruldu; kıl payı kurtulduk.

go toe to toe

/ɡoʊ toʊ tuː toʊ/

(idiom) kıyasıya rekabet etmek, doğrudan mücadele etmek, kafa kafaya gelmek

Örnek:

The two rival companies are ready to go toe to toe in the market.
İki rakip şirket piyasada kıyasıya rekabet etmeye hazır.

look to your laurels

/lʊk tu jʊər ˈlɔːrəlz/

(idiom) yerini korumak, rahatına bakmamak

Örnek:

The new intern is very ambitious; you'd better look to your laurels.
Yeni stajyer çok hırslı; yerini korumaya baksan iyi olur.

meet your match

/miːt jʊər mætʃ/

(idiom) rakibini bulmak, dengine rastlamak

Örnek:

The undefeated boxer finally met his match in the championship fight.
Yenilgisiz boksör şampiyonluk maçında nihayet rakibini buldu.

take up the gauntlet

/teɪk ʌp ðə ˈɡɔːnt.lət/

(idiom) meydan okumayı kabul etmek, eldiveni almak

Örnek:

When his rival challenged him to a debate, he readily took up the gauntlet.
Rakibi onu bir tartışmaya davet ettiğinde, o hemen meydan okumayı kabul etti.

throw down the gauntlet

/θroʊ daʊn ðə ˈɡɔːnt.lət/

(idiom) meydan okumak, eldiveni atmak

Örnek:

The rival company threw down the gauntlet by launching a new product with superior features.
Rakip şirket, üstün özelliklere sahip yeni bir ürün piyasaya sürerek meydan okudu.

bring it on!

/brɪŋ ɪt ɑn/

(exclamation) hadi bakalım, gelsin

Örnek:

You think you can beat me? Bring it on!
Beni yenebileceğini mi sanıyorsun? Hadi bakalım!

playing field

/ˈpleɪ.ɪŋ ˌfiːld/

(noun) oyun alanı, spor sahası, eşit oyun alanı

Örnek:

The school has a large playing field for football and rugby.
Okulun futbol ve ragbi için geniş bir oyun alanı var.

zero-sum game

/ˈzɪroʊ sʌm ɡeɪm/

(noun) sıfır toplamlı oyun

Örnek:

Negotiations often feel like a zero-sum game, where one party's gain is another's loss.
Müzakereler genellikle bir tarafın kazancının diğerinin kaybı olduğu bir sıfır toplamlı oyun gibi hissettirir.

dog-eat-dog

/ˈdɔɡ.it.dɔɡ/

(adjective) acımasız, köpeklerin birbirini yediği

Örnek:

It's a dog-eat-dog world out there, so you have to be tough.
Dışarısı köpeklerin birbirini yediği bir dünya, bu yüzden sert olmalısız.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren