Avatar of Vocabulary Set Oxford 5000 - B2 - P Harfi

Oxford 5000 - B2 İçinde Oxford 5000 - B2 - P Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 5000 - B2' içinde 'Oxford 5000 - B2 - P Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

packet

/ˈpæk.ɪt/

(noun) paket, poşet, evrak

Örnek:

She bought a packet of crisps.
Bir paket cips aldı.

palm

/pɑːm/

(noun) avuç içi, palmiye;

(verb) saklamak, kakalamak

Örnek:

She held the small bird gently in her palm.
Küçük kuşu nazikçe avuç içinde tuttu.

panic

/ˈpæn.ɪk/

(noun) panik;

(verb) paniklemek, paniğe kapılmak

Örnek:

The crowd was in a state of panic after the explosion.
Patlamadan sonra kalabalık panik içindeydi.

parade

/pəˈreɪd/

(noun) geçit töreni, resmi geçit, dizi;

(verb) geçit töreni yapmak, sergilemek

Örnek:

The city held a grand parade to celebrate the national holiday.
Şehir, ulusal bayramı kutlamak için büyük bir geçit töreni düzenledi.

parallel

/ˈper.ə.lel/

(adjective) paralel, benzer;

(noun) paralel, benzer;

(verb) paralel olmak, benzer olmak

Örnek:

The two roads run parallel to each other.
İki yol birbirine paralel uzanır.

participation

/pɑːrˌtɪs.əˈpeɪ.ʃən/

(noun) katılım, iştirak

Örnek:

Student participation in class discussions is encouraged.
Sınıf tartışmalarına öğrenci katılımı teşvik edilmektedir.

partnership

/ˈpɑːrt.nɚ.ʃɪp/

(noun) ortaklık, şirket, işbirliği

Örnek:

They formed a partnership to develop new software.
Yeni yazılım geliştirmek için bir ortaklık kurdular.

part-time

/ˌpɑːrtˈtaɪm/

(adjective) yarı zamanlı;

(adverb) yarı zamanlı

Örnek:

She works part-time at the local library.
Yerel kütüphanede yarı zamanlı çalışıyor.

passionate

/ˈpæʃ.ən.ət/

(adjective) tutkulu, ateşli, şehvetli

Örnek:

She is very passionate about environmental protection.
Çevre koruma konusunda çok tutkulu.

password

/ˈpæs.wɝːd/

(noun) şifre, parola

Örnek:

Please enter your password to log in.
Giriş yapmak için lütfen şifrenizi girin.

patience

/ˈpeɪ.ʃəns/

(noun) sabır

Örnek:

He showed great patience while waiting for the results.
Sonuçları beklerken büyük bir sabır gösterdi.

pause

/pɑːz/

(noun) duraklama, ara;

(verb) duraklamak, ara vermek

Örnek:

There was a brief pause in the conversation.
Sohbette kısa bir duraklama oldu.

peer

/pɪr/

(noun) akran, meslektaş, eş;

(verb) dikkatle bakmak, göz gezdirmek, gözlemek

Örnek:

Children are often influenced by their peers.
Çocuklar genellikle akranları tarafından etkilenir.

penalty

/ˈpen.əl.ti/

(noun) ceza, para cezası, dezavantaj

Örnek:

The maximum penalty for the offense is five years in prison.
Suçun azami cezası beş yıl hapistir.

perceive

/pɚ-/

(verb) algılamak, fark etmek, anlamak

Örnek:

He perceived a change in her attitude.
Onun tavrındaki bir değişikliği fark etti.

perception

/pɚ-/

(noun) algı, anlayış, yorum

Örnek:

Public perception of the new policy is largely negative.
Yeni politikaya yönelik kamuoyu algısı büyük ölçüde olumsuz.

permanently

/ˈpɝː.mə.nənt.li/

(adverb) kalıcı olarak, sürekli

Örnek:

He moved to Canada permanently.
Kanada'ya kalıcı olarak taşındı.

pill

/pɪl/

(noun) hap, tablet, tüy;

(verb) tüylenmek, topaklanmak

Örnek:

Take one pill with water after meals.
Yemeklerden sonra bir hap su ile alın.

pity

/ˈpɪt̬.i/

(noun) acıma, üzüntü;

(verb) acıma, üzülmek

Örnek:

She felt a deep pity for the homeless man.
Evsiz adama karşı derin bir acıma hissetti.

placement

/ˈpleɪs.mənt/

(noun) yerleştirme, konumlandırma, staj

Örnek:

The careful placement of the furniture created a cozy atmosphere.
Mobilyaların dikkatli yerleştirilmesi rahat bir atmosfer yarattı.

portion

/ˈpɔːr.ʃən/

(noun) kısım, pay, porsiyon;

(verb) paylaştırmak, porsiyonlamak, bölmek

Örnek:

He ate a large portion of the cake.
Pastanın büyük bir kısmını yedi.

potentially

/poʊˈten.ʃəl.i/

(adverb) potansiyel olarak, muhtemelen

Örnek:

This new drug could potentially save millions of lives.
Bu yeni ilaç potansiyel olarak milyonlarca hayat kurtarabilir.

precede

/priːˈsiːd/

(verb) önce gelmek, önce olmak, önünde olmak

Örnek:

A short speech will precede the awards ceremony.
Kısa bir konuşma ödül töreninden önce yapılacak.

precious

/ˈpreʃ.əs/

(adjective) değerli, kıymetli, sevilen

Örnek:

Water is a precious resource in the desert.
Su, çölde değerli bir kaynaktır.

precise

/prəˈsaɪs/

(adjective) kesin, hassas, tam

Örnek:

We need precise measurements for this experiment.
Bu deney için hassas ölçümlere ihtiyacımız var.

precisely

/prəˈsaɪs.li/

(adverb) kesinlikle, tam olarak

Örnek:

The measurements must be precisely accurate.
Ölçümler kesinlikle doğru olmalı.

predictable

/prɪˈdɪk.tə.bəl/

(adjective) tahmin edilebilir, sıkıcı, basmakalıp

Örnek:

The outcome of the game was highly predictable.
Maçın sonucu oldukça tahmin edilebilirdi.

preference

/ˈpref.ər.əns/

(noun) tercih, yeğleme, tercih edilen

Örnek:

She has a strong preference for classical music.
Klasik müziğe karşı güçlü bir tercihi var.

pride

/praɪd/

(noun) gurur, kibir, sürü;

(verb) gurur duymak, övünmek

Örnek:

She felt a great sense of pride as she watched her daughter graduate.
Kızının mezuniyetini izlerken büyük bir gurur duydu.

primarily

/praɪˈmer.əl.i/

(adverb) öncelikli olarak, başlıca

Örnek:

The economy is primarily based on tourism.
Ekonomi öncelikli olarak turizme dayanmaktadır.

principal

/ˈprɪn.sə.pəl/

(noun) müdür, rektör, anapara;

(adjective) başlıca, ana, esas

Örnek:

The principal announced the new school policy.
Müdür yeni okul politikasını duyurdu.

prior

/praɪr/

(adjective) önceki, evvelki;

(preposition) önce

Örnek:

The meeting was cancelled due to a prior engagement.
Toplantı önceki bir randevu nedeniyle iptal edildi.

probability

/ˌprɑː.bəˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) olasılık, ihtimal, olasılık teorisi

Örnek:

There is a high probability of rain tomorrow.
Yarın yağmur yağma olasılığı yüksek.

probable

/ˈprɑː.bə.bəl/

(adjective) muhtemel, olası

Örnek:

It's probable that he will win the election.
Seçimi kazanması muhtemel.

proceed

/proʊˈsiːd/

(verb) devam etmek, ilerlemek, hareket etmek

Örnek:

We can now proceed with the plan.
Şimdi planla devam edebiliriz.

programming

/ˈproʊ.ɡræm.ɪŋ/

(noun) programlama, planlama

Örnek:

She is studying computer programming at university.
Üniversitede bilgisayar programlama okuyor.

progressive

/prəˈɡres.ɪv/

(adjective) ilerleyici, aşamalı, ilerici;

(noun) ilerici, reformcu

Örnek:

The disease showed a progressive decline in health.
Hastalık, sağlıkta ilerleyici bir düşüş gösterdi.

prohibit

/prəˈhɪb.ɪt/

(verb) yasaklamak, engellemek

Örnek:

The law prohibits discrimination based on age.
Kanun yaşa dayalı ayrımcılığı yasaklar.

promising

/ˈprɑː.mɪ.sɪŋ/

(adjective) umut vadeden, gelecek vaat eden

Örnek:

The young artist showed promising talent.
Genç sanatçı umut vadeden bir yetenek sergiledi.

promotion

/prəˈmoʊ.ʃən/

(noun) promosyon, tanıtım, terfi

Örnek:

The company launched a new promotion for their latest smartphone.
Şirket, en son akıllı telefonları için yeni bir promosyon başlattı.

prompt

/prɑːmpt/

(adjective) çabuk, acil, hemen;

(noun) teşvik, istem, ipucu;

(verb) tetiklemek, neden olmak, yol açmak

Örnek:

She was prompt in her response to the email.
E-postaya verdiği yanıtta çabuk davrandı.

proportion

/prəˈpɔːr.ʃən/

(noun) oran, pay, orantı;

(verb) oranlamak, orantılamak

Örnek:

The proportion of women in the workforce has increased.
İşgücündeki kadın oranı arttı.

protein

/ˈproʊ.tiːn/

(noun) protein

Örnek:

Meat, eggs, and beans are good sources of protein.
Et, yumurta ve fasulye iyi birer protein kaynağıdır.

protester

/ˈproʊ.tes.tɚ/

(noun) protestocu, gösterici

Örnek:

The police arrested several protesters at the demonstration.
Polis gösteride birkaç protestocuyu tutukladı.

psychological

/ˌsaɪ.kəˈlɑː.dʒɪ.kəl/

(adjective) psikolojik, zihinsel, psikoloji ile ilgili

Örnek:

The patient is suffering from a psychological disorder.
Hasta psikolojik bir rahatsızlıktan muzdarip.

publicity

/pʌbˈlɪs.ə.t̬i/

(noun) tanıtım, reklam, kamuoyu

Örnek:

The scandal generated a lot of negative publicity for the company.
Skandal, şirket için çok fazla olumsuz tanıtım yarattı.

publishing

/ˈpʌb.lɪʃ.ɪŋ/

(noun) yayıncılık, neşriyat, yayımlama;

(verb) yayımlayan, basım yapan

Örnek:

She works in the publishing industry.
Yayıncılık sektöründe çalışıyor.

punk

/pʌŋk/

(noun) punk, punkçı, serseri;

(verb) caymak, vazgeçmek;

(adjective) punk, punk tarzı

Örnek:

The band played classic punk rock.
Grup klasik punk rock çaldı.

purely

/ˈpjʊr.li/

(adverb) sırf, tamamen, saf bir şekilde

Örnek:

He did it purely for the money.
Bunu sırf para için yaptı.

pursuit

/pɚˈsuːt/

(noun) takip, peşinde koşma, uğraş

Örnek:

The police were in hot pursuit of the suspect.
Polis, şüphelinin sıcak takibindeydi.

puzzle

/ˈpʌz.əl/

(noun) bulmaca, bilmece, gizem;

(verb) şaşırtmak, kafasını karıştırmak

Örnek:

She spent hours trying to solve the jigsaw puzzle.
Yapboz bulmacayı çözmek için saatler harcadı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren