Avatar of Vocabulary Set B1 - R Harfi

Oxford 3000 - B1 İçinde B1 - R Harfi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Oxford 3000 - B1' içinde 'B1 - R Harfi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

race

/reɪs/

(noun) yarış, koşu, ırk;

(verb) yarışmak, koşmak, hızla gitmek

Örnek:

She won the 100-meter race.
100 metre yarışını kazandı.

racing

/ˈreɪ.sɪŋ/

(noun) yarış, yarışçılık;

(adjective) yarışan, hızla giden

Örnek:

Horse racing is a popular sport in many countries.
At yarışı birçok ülkede popüler bir spordur.

range

/reɪndʒ/

(noun) aralık, menzil, yelpaze;

(verb) değişmek, uzanmak, sıralamak

Örnek:

The price range for these cars is between $20,000 and $30,000.
Bu arabaların fiyat aralığı 20.000 ila 30.000 dolar arasındadır.

rare

/rer/

(adjective) nadir, ender, az pişmiş

Örnek:

It's rare to see snow in this region.
Bu bölgede kar görmek nadirdir.

rarely

/ˈrer.li/

(adverb) nadiren, seyrek olarak

Örnek:

She rarely goes out on weekdays.
Hafta içi nadiren dışarı çıkar.

reaction

/riˈæk.ʃən/

(noun) tepki, karşılık, reaksiyon

Örnek:

His immediate reaction was to call for help.
Ani tepkisi yardım çağırmak oldu.

reality

/riˈæl.ə.t̬i/

(noun) gerçeklik, hakikat, doğruluk

Örnek:

We need to face the harsh reality of the situation.
Durumun acı gerçeğiyle yüzleşmeliyiz.

receipt

/rɪˈsiːt/

(noun) fiş, makbuz, alma

Örnek:

Can I have a receipt for this purchase?
Bu alışveriş için bir fiş alabilir miyim?

recommendation

/ˌrek.ə.menˈdeɪ.ʃən/

(noun) tavsiye, öneri, referans

Örnek:

The committee made several recommendations for policy changes.
Komite, politika değişiklikleri için birkaç tavsiyede bulundu.

reference

/ˈref.ɚ.əns/

(noun) atıf, referans, kaynak;

(verb) atıfta bulunmak, referans vermek

Örnek:

He made a brief reference to his past.
Geçmişine kısa bir atıfta bulundu.

reflect

/rɪˈflekt/

(verb) yansıtmak, geri göndermek, düşünmek

Örnek:

The mirror reflected her image.
Ayna onun görüntüsünü yansıttı.

regularly

/ˈreɡ.jə.lər.li/

(adverb) düzenli olarak, sık sık, simetrik olarak

Örnek:

She exercises regularly to stay healthy.
Sağlıklı kalmak için düzenli olarak egzersiz yapar.

reject

/rɪˈdʒekt/

(verb) reddetmek, geri çevirmek, dışlamak;

(noun) reddedilen ürün, hurda, dışlanmış kişi

Örnek:

The committee decided to reject the proposal.
Komite teklifi reddetmeye karar verdi.

relate

/rɪˈleɪt/

(verb) ilişkilendirmek, bağlantı kurmak, empati kurmak

Örnek:

I can't relate these two events.
Bu iki olayı ilişkilendiremiyorum.

related

/rɪˈleɪ.t̬ɪd/

(adjective) ilişkili, bağlantılı, akraba

Örnek:

The two issues are closely related.
İki konu birbiriyle yakından ilişkili.

relation

/rɪˈleɪ.ʃən/

(noun) ilişki, bağlantı, akraba

Örnek:

The relation between cause and effect is fundamental to science.
Neden ve sonuç arasındaki ilişki bilim için temeldir.

relative

/ˈrel.ə.t̬ɪv/

(adjective) göreceli, orantılı, ilgili;

(noun) akraba, aile üyesi

Örnek:

The cost is relative to the quality.
Maliyet kaliteye göre değişir.

relaxed

/rɪˈlækst/

(adjective) rahatlamış, gevşemiş, gevşek

Örnek:

She felt completely relaxed after her yoga session.
Yoga seansından sonra kendini tamamen rahatlamış hissetti.

relaxing

/rɪˈlæk.sɪŋ/

(adjective) rahatlatıcı, dinlendirici

Örnek:

A warm bath is very relaxing after a long day.
Uzun bir günün ardından sıcak bir banyo çok rahatlatıcıdır.

release

/rɪˈliːs/

(verb) serbest bırakmak, salıvermek, yayınlamak;

(noun) serbest bırakma, yayınlama

Örnek:

The police decided to release the suspect due to lack of evidence.
Polis, delil yetersizliğinden dolayı şüpheliyi serbest bırakmaya karar verdi.

reliable

/rɪˈlaɪ.ə.bəl/

(adjective) güvenilir, sağlam

Örnek:

She is a very reliable employee.
Çok güvenilir bir çalışandır.

religion

/rɪˈlɪdʒ.ən/

(noun) din, inanç, inanç sistemi

Örnek:

Freedom of religion is a fundamental human right.
Din özgürlüğü temel bir insan hakkıdır.

religious

/rɪˈlɪdʒ.əs/

(adjective) dini, dindar, titiz

Örnek:

She comes from a very religious family.
Çok dindar bir aileden geliyor.

remain

/rɪˈmeɪn/

(verb) kalmak, geriye kalmak, sürdürmek;

(noun) kalıntı, artık

Örnek:

Only a few ruins remain from the ancient city.
Antik şehirden sadece birkaç kalıntı kalmıştır.

remind

/rɪˈmaɪnd/

(verb) hatırlatmak

Örnek:

Please remind me to call Sarah later.
Lütfen daha sonra Sarah'yı aramayı hatırlat bana.

remote

/rɪˈmoʊt/

(adjective) uzak, ıssız, düşük;

(noun) uzaktan kumanda, kumanda

Örnek:

The village is located in a remote area.
Köy uzak bir bölgede yer alıyor.

rent

/rent/

(noun) kira;

(verb) kiralamak, kiraya vermek

Örnek:

The rent is due on the first of every month.
Kira her ayın birinde ödenir.

repair

/rɪˈper/

(verb) tamir etmek, onarmak, gitmek;

(noun) tamir, onarım

Örnek:

He had to repair his car after the accident.
Kazadan sonra arabasını tamir etmek zorunda kaldı.

repeat

/rɪˈpiːt/

(verb) tekrar etmek, yinelemek, yeniden yapmak;

(noun) tekrar, yineleme

Örnek:

Could you please repeat that?
Lütfen bunu tekrar eder misiniz?

repeated

/rɪˈpiː.t̬ɪd/

(adjective) tekrarlanan, mükerrer

Örnek:

He made repeated attempts to contact her.
Onunla iletişim kurmak için tekrarlanan girişimlerde bulundu.

represent

/ˌrep.rɪˈzent/

(verb) temsil etmek, sembolize etmek, adına hareket etmek

Örnek:

The dove represents peace.
Güvercin barışı temsil eder.

request

/rɪˈkwest/

(noun) istek, talep;

(verb) istemek, talep etmek

Örnek:

He made a request for more information.
Daha fazla bilgi için bir talepte bulundu.

require

/rɪˈkwaɪr/

(verb) gerektirmek, ihtiyaç duymak, istemek

Örnek:

The recipe requires three eggs.
Tarif üç yumurta gerektiriyor.

reservation

/ˌrez.ɚˈveɪ.ʃən/

(noun) rezervasyon, ayırtma, çekince

Örnek:

I made a dinner reservation for two at 7 PM.
Akşam yemeği için saat 7'ye iki kişilik rezervasyon yaptırdım.

resource

/ˈriː.sɔːrs/

(noun) kaynak, varlık, beceri;

(verb) kaynak sağlamak, finanse etmek

Örnek:

The company has limited financial resources.
Şirketin sınırlı finansal kaynakları var.

respect

/rɪˈspekt/

(noun) saygı, hürmet, göz önünde bulundurma;

(verb) saygı duymak, hürmet etmek

Örnek:

She has great respect for her mentor.
Mentoruna büyük saygı duyuyor.

responsibility

/rɪˌspɑːn.səˈbɪl.ə.t̬i/

(noun) sorumluluk, görev, görevler

Örnek:

It's your responsibility to ensure the project is completed on time.
Projenin zamanında tamamlanmasını sağlamak sizin sorumluluğunuzdadır.

responsible

/rɪˈspɑːn.sə.bəl/

(adjective) sorumlu, neden olan, güvenilir

Örnek:

You are responsible for your own actions.
Kendi eylemlerinizden siz sorumlusunuz.

result

/rɪˈzʌlt/

(noun) sonuç, netice, skor;

(verb) sonuçlanmak, kaynaklanmak

Örnek:

The positive result of the experiment was celebrated.
Deneyin olumlu sonucu kutlandı.

retire

/rɪˈtaɪr/

(verb) emekli olmak, geri çekilmek, uzaklaşmak

Örnek:

My father plans to retire next year.
Babam gelecek yıl emekli olmayı planlıyor.

retired

/rɪˈtaɪrd/

(adjective) emekli;

(past participle) emekli oldu, hizmet dışı bıraktı

Örnek:

My grandfather is a retired teacher.
Dedem emekli bir öğretmen.

revise

/rɪˈvaɪz/

(verb) gözden geçirmek, düzeltmek, değiştirmek

Örnek:

Please revise your essay before submitting it.
Lütfen makalenizi göndermeden önce gözden geçirin.

ring

/rɪŋ/

(noun) yüzük, halka, daire;

(verb) çalmak, çınlamak, aramak

Örnek:

She wore a beautiful diamond ring on her left hand.
Sol elinde güzel bir pırlanta yüzük takıyordu.

rise

/raɪz/

(verb) yükselmek, kalkmak, doğmak;

(noun) yükseliş, artış, doğuş

Örnek:

The sun began to rise over the mountains.
Güneş dağların üzerinden yükselmeye başladı.

risk

/rɪsk/

(noun) risk, tehlike;

(verb) riske atmak, göze almak

Örnek:

Smoking increases the risk of heart disease.
Sigara içmek kalp hastalığı riskini artırır.

robot

/ˈroʊ.bɑːt/

(noun) robot, duygusuz kişi

Örnek:

The factory uses robots to assemble cars.
Fabrika, araba montajı için robotlar kullanıyor.

roll

/roʊl/

(verb) yuvarlanmak, dönmek, açmak;

(noun) rulo, ekmek, börek

Örnek:

The ball rolled down the hill.
Top tepeden aşağı yuvarlandı.

romantic

/roʊˈmæn.t̬ɪk/

(adjective) romantik, idealist, hayalperest;

(noun) romantik, romantik kişi

Örnek:

They had a very romantic dinner by candlelight.
Mum ışığında çok romantik bir akşam yemeği yediler.

rope

/roʊp/

(noun) halat, ip;

(verb) iple bağlamak, halatla sabitlemek

Örnek:

He tied the boat to the dock with a thick rope.
Tekneyi kalın bir halatla iskeleye bağladı.

rough

/rʌf/

(adjective) pürüzlü, engebeli, sert;

(adverb) kaba, sertçe;

(noun) zorluk, sıkıntı

Örnek:

The old wooden table had a rough surface.
Eski ahşap masanın pürüzlü bir yüzeyi vardı.

row

/roʊ/

(noun) sıra, dizi, tartışma;

(verb) kürek çekmek, tartışmak, kavga etmek

Örnek:

The children sat in a row.
Çocuklar bir sıra halinde oturdu.

royal

/ˈrɔɪ.əl/

(adjective) kraliyet, muhteşem, görkemli;

(noun) kraliyet üyesi

Örnek:

The royal family attended the ceremony.
Kraliyet ailesi törene katıldı.

rugby

/ˈrʌɡ.bi/

(noun) ragbi

Örnek:

He plays rugby for his local club.
Yerel kulübü için ragbi oynuyor.

rule

/ruːl/

(noun) kural, yönetmelik, yönetim;

(verb) yönetmek, hükmetmek, hakim olmak

Örnek:

The first rule of the club is to always be on time.
Kulübün ilk kuralı her zaman zamanında olmaktır.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren