Avatar of Vocabulary Set Başarı ve Zenginlik

C2 Seviyesi İçinde Başarı ve Zenginlik Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C2 Seviyesi' içinde 'Başarı ve Zenginlik' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

auspicious

/ɑːˈspɪʃ.əs/

(adjective) uğurlu, elverişli, hayra alamet

Örnek:

The start of the new year was an auspicious time for new beginnings.
Yeni yılın başlangıcı, yeni başlangıçlar için uğurlu bir zamandı.

self-assured

/ˌself əˈʃʊrd/

(adjective) kendinden emin, özgüvenli

Örnek:

She walked into the room with a self-assured smile.
Odaya kendinden emin bir gülümsemeyle girdi.

driven

/ˈdrɪv.ən/

(adjective) azimli, kararlı;

(past participle) sürülmüş, itilmiş

Örnek:

She is a highly driven individual, always striving for success.
O, başarıya ulaşmak için her zaman çabalayan, son derece azimli bir bireydir.

high-flying

/ˌhaɪˈflaɪ.ɪŋ/

(adjective) çok başarılı, hırslı, yüksekten uçan

Örnek:

She is a high-flying executive in a multinational company.
Çok uluslu bir şirkette çok başarılı bir yönetici.

goal-oriented

/ˈɡoʊlˌɔːr.i.ən.tɪd/

(adjective) hedef odaklı, sonuç odaklı

Örnek:

She is a highly goal-oriented individual who always meets her targets.
O, hedeflerine her zaman ulaşan, oldukça hedef odaklı bir bireydir.

elite

/iˈliːt/

(noun) elit, seçkinler;

(adjective) elit, seçkin

Örnek:

The country is governed by a small elite.
Ülke küçük bir elit tarafından yönetiliyor.

fortuitous

/fɔːrˈtuː.ə.t̬əs/

(adjective) tesadüfi, beklenmedik, şanslı

Örnek:

The discovery of penicillin was a fortuitous event.
Penisilinin keşfi tesadüfi bir olaydı.

serendipitous

/ˌser.ənˈdɪp.ə.t̬əs/

(adjective) tesadüfi, şanslı, beklenmedik şekilde faydalı

Örnek:

It was a serendipitous discovery that led to the new medicine.
Yeni ilaca yol açan tesadüfi bir keşifti.

well heeled

/ˌwel ˈhiːld/

(adjective) paralı, zengin

Örnek:

The new restaurant attracts a well-heeled clientele.
Yeni restoran paralı bir müşteri kitlesini çekiyor.

deep-pocketed

/ˌdiːpˈpɑːkɪtɪd/

(adjective) parası bol, zengin

Örnek:

The startup is seeking investment from deep-pocketed venture capitalists.
Startup, parası bol risk sermayedarlarından yatırım arıyor.

loaded

/ˈloʊ.dɪd/

(adjective) yüklü, dolu, kullanıma hazır

Örnek:

The truck was heavily loaded with timber.
Kamyon kereste ile ağır bir şekilde yüklüydü.

outmaneuver

/ˌaʊt.məˈnuː.vɚ/

(verb) manevra ile alt etmek, üstün gelmek

Örnek:

The smaller boat managed to outmaneuver the larger ship in the narrow channel.
Küçük tekne dar kanalda büyük gemiyi manevra ile alt etmeyi başardı.

outstrip

/ˌaʊtˈstrɪp/

(verb) geride bırakmak, aşmak

Örnek:

The new car can easily outstrip its competitors in terms of speed.
Yeni araba hız açısından rakiplerini kolayca geride bırakabilir.

eclipse

/ɪˈklɪps/

(noun) tutulma, gölgede kalma, önemini yitirme;

(verb) gölgede bırakmak, önemini azaltmak

Örnek:

A total solar eclipse will be visible next year.
Gelecek yıl tam bir güneş tutulması görülecek.

prevail

/prɪˈveɪl/

(verb) galip gelmek, üstün gelmek, yaygın olmak

Örnek:

Justice will prevail in the end.
Adalet sonunda galip gelecek.

outclass

/ˌaʊtˈklæs/

(verb) geride bırakmak, üstün olmak

Örnek:

The new model will outclass all its rivals.
Yeni model tüm rakiplerini geride bırakacak.

transcend

/trænˈsend/

(verb) aşmak, üstün olmak, bağımsız olmak

Örnek:

The artist's work transcends cultural boundaries.
Sanatçının eseri kültürel sınırları aşıyor.

procure

/prəˈkjʊr/

(verb) tedarik etmek, sağlamak, elde etmek

Örnek:

She managed to procure a rare first edition of the book.
Kitabın nadir bir ilk baskısını tedarik etmeyi başardı.

outshine

/ˌaʊtˈʃaɪn/

(verb) gölgede bırakmak, üstün olmak

Örnek:

Her performance outshone all the others.
Performansı diğer hepsini gölgede bıraktı.

outperform

/ˌaʊt.pɚˈfɔːrm/

(verb) daha iyi performans göstermek, üstün olmak

Örnek:

The company's stock continued to outperform the market.
Şirketin hisse senedi piyasadan daha iyi performans göstermeye devam etti.

burgeon

/ˈbɝː.dʒən/

(verb) hızla büyümek, filizlenmek, gelişmek

Örnek:

The company's profits began to burgeon after the new marketing campaign.
Yeni pazarlama kampanyasından sonra şirketin karları hızla artmaya başladı.

outwit

/ˌaʊtˈwɪt/

(verb) zekasıyla alt etmek, kurnazlıkla yenmek

Örnek:

The clever detective managed to outwit the criminal.
Zeki dedektif, suçluyu zekasıyla alt etmeyi başardı.

reign

/reɪn/

(noun) saltanat, hükümranlık, iktidar;

(verb) hüküm sürmek, saltanat sürmek, hakim olmak

Örnek:

Queen Victoria's reign lasted for 63 years.
Kraliçe Victoria'nın saltanatı 63 yıl sürdü.

culminate

/ˈkʌl.mə.neɪt/

(verb) zirveye ulaşmak, sonuçlanmak

Örnek:

The tensions between the two countries culminated in war.
İki ülke arasındaki gerilimler savaşla sonuçlandı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren