Avatar of Vocabulary Set C1 - Fiillerinizi Tanıyın! (Bölüm 3)

C1 Seviyesi İçinde C1 - Fiillerinizi Tanıyın! (Bölüm 3) Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Fiillerinizi Tanıyın! (Bölüm 3)' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

abolish

/əˈbɑː.lɪʃ/

(verb) kaldırmak, feshetmek

Örnek:

The government plans to abolish the tax next year.
Hükümet gelecek yıl vergiyi kaldırmayı planlıyor.

align

/əˈlaɪn/

(verb) hizalamak, sıralamak, uyumlu hale getirmek

Örnek:

Make sure to align the edges of the paper.
Kağıdın kenarlarını hizaladığınızdan emin olun.

allocate

/ˈæl.ə.keɪt/

(verb) tahsis etmek, ayırmak

Örnek:

The government decided to allocate more funds to education.
Hükümet eğitime daha fazla fon tahsis etmeye karar verdi.

amend

/əˈmend/

(verb) değiştirmek, düzeltmek, iyileştirmek

Örnek:

The committee voted to amend the bill.
Komite, yasa tasarısını değiştirmek için oy kullandı.

authorize

/ˈɑː.θɚ.aɪz/

(verb) yetkilendirmek, izin vermek

Örnek:

The committee decided to authorize the new project.
Komite yeni projeyi yetkilendirmeye karar verdi.

betray

/bɪˈtreɪ/

(verb) ele vermek, açığa vurmak, ihanet etmek

Örnek:

His nervous laughter betrayed his true feelings.
Gergin gülüşü gerçek duygularını ele verdi.

breach

/briːtʃ/

(noun) ihlal, çiğneme, gedik;

(verb) ihlal etmek, çiğnemek, aşmak

Örnek:

The company was sued for breach of contract.
Şirket sözleşme ihlali nedeniyle dava edildi.

compel

/kəmˈpel/

(verb) zorlamak, mecbur etmek, sağlamak

Örnek:

The law will compel employers to provide health insurance.
Yasa işverenleri sağlık sigortası sağlamaya zorlayacak.

compensate

/ˈkɑːm.pən.seɪt/

(verb) telafi etmek, karşılamak, dengelemek

Örnek:

The company will compensate employees for their travel expenses.
Şirket, çalışanların seyahat masraflarını karşılayacak.

conceal

/kənˈsiːl/

(verb) gizlemek, saklamak, örtbas etmek

Örnek:

She tried to conceal her true feelings from him.
Ondan gerçek duygularını gizlemeye çalıştı.

conserve

/kənˈsɝːv/

(verb) korumak, muhafaza etmek, idareli kullanmak;

(noun) reçel, meyve konservesi

Örnek:

We must conserve our natural resources for future generations.
Gelecek nesiller için doğal kaynaklarımızı korumalıyız.

contemplate

/ˈkɑːn.t̬əm.pleɪt/

(verb) seyretmek, düşünmek, tasarlamak

Örnek:

He sat for a long time contemplating the painting.
Uzun süre resmi seyrederek oturdu.

cater

/ˈkeɪ.t̬ɚ/

(verb) yemek sağlamak, catering yapmak, karşılamak

Örnek:

We need to find a company to cater for the wedding.
Düğün için yemek sağlayacak bir şirket bulmalıyız.

cultivate

/ˈkʌl.tə.veɪt/

(verb) ekmek, yetiştirmek, geliştirmek

Örnek:

Farmers cultivate the land to grow corn and wheat.
Çiftçiler mısır ve buğday yetiştirmek için toprağı işler.

devise

/dɪˈvaɪz/

(verb) tasarlamak, icat etmek, geliştirmek

Örnek:

Scientists are trying to devise a new way to combat climate change.
Bilim insanları iklim değişikliğiyle mücadele etmek için yeni bir yol geliştirmeye çalışıyor.

substitute

/ˈsʌb.stə.tuːt/

(noun) yedek, ikame;

(verb) değiştirmek, yerine koymak;

(adjective) yedek, ikame

Örnek:

The teacher had a substitute for the day.
Öğretmenin o gün için bir yedek öğretmeni vardı.

dictate

/ˈdɪk.teɪt/

(verb) dikte etmek, emretmek

Örnek:

She will dictate the letter to her assistant.
Mektubu asistanına dikte edecek.

disclose

/dɪˈskloʊz/

(verb) açıklamak, ifşa etmek, ortaya çıkarmak

Örnek:

The company refused to disclose the financial details of the merger.
Şirket, birleşmenin mali detaylarını açıklamayı reddetti.

distort

/dɪˈstɔːrt/

(verb) bozmak, çarpıtmak, saptırmak

Örnek:

The funhouse mirror distorted her reflection.
Lunapark aynası yansımasını bozdu.

embody

/ɪmˈbɑː.di/

(verb) somutlaştırmak, temsil etmek, içermek

Örnek:

The new building embodies the company's commitment to innovation.
Yeni bina, şirketin yeniliğe olan bağlılığını somutlaştırıyor.

empower

/-ˈpaʊr/

(verb) yetki vermek, güçlendirmek, cesaretlendirmek

Örnek:

The new law will empower local communities to make their own decisions.
Yeni yasa yerel topluluklara kendi kararlarını verme yetkisi verecek.

entitle

/ɪnˈtaɪ.t̬əl/

(verb) hak vermek, yetki vermek, başlık koymak

Örnek:

The pass entitles you to free entry.
Geçiş kartı size ücretsiz giriş hakkı verir.

extract

/ɪkˈstrækt/

(verb) çıkarmak, çekmek, ayıklamak;

(noun) özüt, ekstrakt, alıntı

Örnek:

The dentist had to extract a tooth.
Diş hekimi bir dişi çekmek zorunda kaldı.

hint

/hɪnt/

(noun) ipucu, ima, işaret;

(verb) ima etmek, işaret etmek, belli etmek

Örnek:

She dropped a hint about what she wanted for her birthday.
Doğum gününde ne istediğine dair bir ipucu verdi.

instruct

/ɪnˈstrʌkt/

(verb) öğretmek, talimat vermek, emretmek

Örnek:

She will instruct the new employees on company policies.
Yeni çalışanlara şirket politikalarını öğretecek.

linger

/ˈlɪŋ.ɡɚ/

(verb) oyalanmak, kalmak, sürmek

Örnek:

She lingered in the doorway, unwilling to go.
Kapıda oyalandı, gitmek istemiyordu.

fade

/feɪd/

(verb) solmak, kaybolmak, azalmak;

(noun) solma, azalma

Örnek:

The colors of the old photograph began to fade.
Eski fotoğrafın renkleri solmaya başladı.

loom

/luːm/

(verb) belirmek, görünmek, yaklaşmak;

(noun) tezgah

Örnek:

A dark shape began to loom out of the fog.
Karanlık bir şekil sisin içinden belirmeye başladı.

outrage

/ˈaʊt.reɪdʒ/

(noun) öfke, hiddet, rezalet;

(verb) öfkelendirmek, hiddetlendirmek, rezil etmek

Örnek:

The public expressed outrage over the scandal.
Halk skandal karşısında öfke duydu.

reassure

/ˌriː.əˈʃʊr/

(verb) güvence vermek, yatıştırmak

Örnek:

She tried to reassure him that everything would be fine.
Her şeyin yolunda gideceğine dair onu güvence altına almaya çalıştı.

tolerate

/ˈtɑː.lə.reɪt/

(verb) tahammül etmek, hoş görmek, katlanmak

Örnek:

She could not tolerate his constant complaining.
Onun sürekli şikayetlerini tolere edemiyordu.

overlook

/ˌoʊ.vɚˈlʊk/

(verb) gözden kaçırmak, ihmal etmek, görmek;

(noun) seyir terası, gözlem noktası

Örnek:

I think you may have overlooked a key detail in the report.
Rapordaki önemli bir detayı gözden kaçırmış olabilirsiniz.

undermine

/ˌʌn.dɚˈmaɪn/

(verb) zedelemek, sarsmak, temelini kazmak

Örnek:

The constant criticism began to undermine her confidence.
Sürekli eleştiri onun özgüvenini zedelemeye başladı.

vow

/vaʊ/

(noun) yemin, ant;

(verb) yemin etmek, söz vermek

Örnek:

He made a vow to protect his family.
Ailesini korumak için bir yemin etti.

resurface

/ˌriːˈsɝː.fɪs/

(verb) yeniden yüzeylemek, kaplamak, yeniden yüzeye çıkmak

Örnek:

The city council decided to resurface the main road next month.
Belediye meclisi önümüzdeki ay ana yolu yeniden yüzeylemeye karar verdi.

astonish

/əˈstɑː.nɪʃ/

(verb) şaşırtmak, hayrete düşürmek

Örnek:

Her beauty never ceases to astonish me.
Güzelliği beni asla şaşırtmaktan vazgeçmiyor.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren