Avatar of Vocabulary Set C1 - Küçük Bir Dünya!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Küçük Bir Dünya! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Küçük Bir Dünya!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

altitude

/ˈæl.tə.tuːd/

(noun) irtifa, yükseklik

Örnek:

The aircraft reached an altitude of 30,000 feet.
Uçak 30.000 fit irtifaya ulaştı.

latitude

/ˈlæt̬.ə.tuːd/

(noun) enlem, serbestlik, hareket alanı

Örnek:

The city is located at 34 degrees north latitude.
Şehir 34 derece kuzey enleminde yer almaktadır.

longitude

/ˈlɑːn.dʒə.tuːd/

(noun) boylam

Örnek:

The ship's position was determined by its longitude and latitude.
Geminin konumu boylam ve enlemine göre belirlendi.

bay

/beɪ/

(noun) koy, körfez, bölme;

(verb) havlamak, ulmak

Örnek:

The ship sailed into the calm bay.
Gemi sakin koya yelken açtı.

branch

/bræntʃ/

(noun) dal, şube, kısım;

(verb) dallanmak, ayrılmak

Örnek:

The bird landed on a high branch.
Kuş yüksek bir dala kondu.

clearing

/ˈklɪr.ɪŋ/

(noun) açıklık, orman açıklığı, temizleme

Örnek:

They set up camp in a small clearing in the woods.
Ormandaki küçük bir açıklıkta kamp kurdular.

cove

/koʊv/

(noun) koy, körfez

Örnek:

We anchored our boat in a beautiful, secluded cove.
Teknemizi güzel, tenha bir koyda demirledik.

crater

/ˈkreɪ.t̬ɚ/

(noun) krater;

(verb) krater oluşturmak, kraterlemek

Örnek:

The meteor left a massive crater in the desert.
Meteor çölde devasa bir krater bıraktı.

deposit

/dɪˈpɑː.zɪt/

(noun) depozito, mevduat, kapora;

(verb) yatırmak, bırakmak, biriktirmek

Örnek:

I made a large deposit into my savings account.
Tasarruf hesabıma büyük bir para yatırdım.

dock

/dɑːk/

(noun) iskele, rıhtım, havuz;

(verb) yanaşmak, demirlemek, kesinti yapmak

Örnek:

The ship pulled up to the dock to unload its goods.
Gemi, mallarını boşaltmak için iskeleye yanaştı.

estuary

/ˈes.tu.er.i/

(noun) nehir ağzı, haliç

Örnek:

Many species of fish and birds thrive in the rich ecosystem of the estuary.
Birçok balık ve kuş türü nehir ağzının zengin ekosisteminde gelişir.

flow

/floʊ/

(noun) akış, cereyan, süreklilik;

(verb) akmak, süzülmek, hareket etmek

Örnek:

The flow of water in the river increased after the rain.
Yağmurdan sonra nehirdeki su akışı arttı.

gulf

/ɡʌlf/

(noun) körfez, uçurum, derin yarık

Örnek:

The ship sailed into the gulf.
Gemi körfeze doğru yelken açtı.

horizon

/həˈraɪ.zən/

(noun) ufuk, kapsam

Örnek:

The sun dipped below the horizon, painting the sky in hues of orange and purple.
Güneş ufuk çizgisinin altına battı, gökyüzünü turuncu ve mor tonlarına boyadı.

iceberg

/ˈaɪs.bɝːɡ/

(noun) buzdağı, buzdağının görünen yüzü

Örnek:

The ship narrowly avoided hitting an iceberg.
Gemi kıl payı bir buzdağına çarpmaktan kurtuldu.

peak

/piːk/

(noun) zirve, doruk;

(verb) zirveye ulaşmak, doruğa çıkmak;

(adjective) zirve, en yüksek

Örnek:

The athlete reached the peak of his career at the age of 28.
Sporcu kariyerinin zirvesine 28 yaşında ulaştı.

peninsula

/pəˈnɪn.sə.lə/

(noun) yarımada

Örnek:

The Iberian Peninsula includes Spain and Portugal.
İber Yarımadası İspanya ve Portekiz'i içerir.

plain

/pleɪn/

(adjective) sade, basit, açık;

(noun) ova, düzlük;

(adverb) açıkça, basitçe

Örnek:

She prefers plain clothes without any patterns.
Desenli olmayan sade kıyafetleri tercih ediyor.

plateau

/plætˈoʊ/

(noun) plato, yüksek ova, durgunluk;

(verb) durgunlaşmak, platoya ulaşmak

Örnek:

The explorers reached a vast plateau after a long climb.
Kaşifler uzun bir tırmanıştan sonra geniş bir platoya ulaştılar.

pole

/poʊl/

(noun) direk, sırık, çubuk;

(verb) sırıkla itmek, direklemek

Örnek:

The flag was raised on a tall pole.
Bayrak uzun bir direğe çekildi.

pond

/pɑːnd/

(noun) gölet, havuz;

(verb) düşünmek, derinlemesine düşünmek

Örnek:

The ducks are swimming in the pond.
Ördekler gölette yüzüyor.

range

/reɪndʒ/

(noun) aralık, menzil, yelpaze;

(verb) değişmek, uzanmak, sıralamak

Örnek:

The price range for these cars is between $20,000 and $30,000.
Bu arabaların fiyat aralığı 20.000 ila 30.000 dolar arasındadır.

ravine

/rəˈviːn/

(noun) vadi, kanyon

Örnek:

The hikers carefully descended into the ravine.
Yürüyüşçüler dikkatlice vadiye indiler.

reservoir

/ˈrez.ɚ.vwɑːr/

(noun) rezervuar, baraj gölü, depo

Örnek:

The city's water supply comes from a large reservoir.
Şehrin su kaynağı büyük bir rezervuardan gelmektedir.

summit

/ˈsʌm.ɪt/

(noun) zirve, doruk, zirve toplantısı;

(verb) zirveye çıkmak, tırmanmak

Örnek:

They reached the summit of Mount Everest.
Everest Dağı'nın zirvesine ulaştılar.

swamp

/swɑːmp/

(noun) bataklık, sazlık;

(verb) boğmak, su altında bırakmak

Örnek:

The explorers had to trek through a dense swamp.
Kaşifler yoğun bir bataklıktan geçmek zorunda kaldılar.

tundra

/ˈtʌn.drə/

(noun) tundra

Örnek:

The caribou migrate across the vast tundra.
Karibu, geniş tundra boyunca göç eder.

erode

/ɪˈroʊd/

(verb) aşındırmak, yıpratmak, zayıflatmak

Örnek:

The constant wind and rain eroded the ancient ruins.
Sürekli rüzgar ve yağmur eski kalıntıları aşındırdı.

arid

/ˈer.ɪd/

(adjective) kurak, çorak, sıkıcı

Örnek:

The desert is an arid region.
Çöl kurak bir bölgedir.

barren

/ˈber.ən/

(adjective) çorak, verimsiz, kısır

Örnek:

The barren desert stretched for miles.
Çorak çöl millerce uzanıyordu.

coastal

/ˈkoʊ.stəl/

(adjective) kıyı, sahil

Örnek:

The town is known for its beautiful coastal scenery.
Şehir, güzel kıyı manzaralarıyla tanınır.

fertile

/ˈfɝː.t̬əl/

(adjective) verimli, bereketli, doğurgan

Örnek:

The Nile Delta is a very fertile region.
Nil Deltası çok verimli bir bölgedir.

inland

/ˈɪn.lənd/

(adverb) iç bölgelere, içeride;

(adjective) iç, kara içi

Örnek:

They traveled inland for several days.
Birkaç gün iç bölgelere doğru seyahat ettiler.

offshore

/ˌɑːfˈʃɔːr/

(adjective) açık deniz, kıyıdan uzak, yurt dışı;

(adverb) açık denize, kıyıdan uzak, yurt dışında

Örnek:

The company operates several offshore oil rigs.
Şirket, birkaç açık deniz petrol platformu işletiyor.

marine

/məˈriːn/

(adjective) deniz, denizcilik, gemicilik;

(noun) deniz piyadesi, bahriyeli

Örnek:

The scientist studies marine life.
Bilim insanı deniz yaşamını inceliyor.

neighboring

/ˈneɪ.bər.ɪŋ/

(adjective) komşu, bitişik

Örnek:

Our neighboring country has a similar culture.
Komşu ülkemizin benzer bir kültürü var.

upstream

/ˌʌpˈstriːm/

(adverb) akıntıya karşı, yukarı, yukarı aşamada;

(adjective) yukarı, akıntıya karşı, yukarı aşama

Örnek:

Salmon swim upstream to spawn.
Somonlar yumurtlamak için akıntıya karşı yüzer.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren