Avatar of Vocabulary Set C1 - Son derece şık giyinmiş!

C1 Seviyesi İçinde C1 - Son derece şık giyinmiş! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'C1 Seviyesi' içinde 'C1 - Son derece şık giyinmiş!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

bare

/ber/

(adjective) çıplak, boş, asgari;

(verb) açmak, ortaya çıkarmak

Örnek:

He walked around with his bare feet on the cold floor.
Soğuk zeminde çıplak ayakla yürüdü.

bead

/biːd/

(noun) boncuk, tane, damla;

(verb) damlacıklar halinde oluşmak, boncuklanmak

Örnek:

She wore a necklace made of colorful beads.
Renkli boncuklardan yapılmış bir kolye takıyordu.

buckle

/ˈbʌk.əl/

(noun) toka, kemer tokası;

(verb) bağlamak, tokalamak, bükülmek

Örnek:

He fastened the buckle of his belt.
Kemerinin tokasını bağladı.

bib

/bɪb/

(noun) önlük, mama önlüğü, göğüs kısmı;

(verb) içmek, alkol almak

Örnek:

The baby wore a colorful bib during mealtime.
Bebek yemek yerken renkli bir önlük takıyordu.

bow

/baʊ/

(noun) fiyonk, kurdele, yay;

(verb) eğilmek, selam vermek, eğmek

Örnek:

She tied her hair back with a pretty pink bow.
Saçını güzel bir pembe fiyonkla bağladı.

pearl

/pɝːl/

(noun) inci, değerli şey;

(verb) inci gibi olmak, damla damla olmak

Örnek:

She wore a necklace of beautiful pearls.
Güzel incilerden bir kolye takıyordu.

brief

/briːf/

(adjective) kısa, öz, özlü;

(noun) brifing, talimat, özet;

(verb) bilgi vermek, brifing vermek

Örnek:

We had a brief chat before the meeting.
Toplantıdan önce kısa bir sohbet ettik.

checked

/tʃekt/

(verb) kontrol edildi, denetlendi;

(adjective) ekose, kareli

Örnek:

She checked the answers carefully before submitting the test.
Testi göndermeden önce cevapları dikkatlice kontrol etti.

checkered

/-ɚd/

(adjective) damalı, kareli, dalgalı

Örnek:

The tablecloth had a red and white checkered pattern.
Masa örtüsü kırmızı beyaz damalı bir desene sahipti.

elaborate

/iˈlæb.ɚ.ət/

(adjective) özenli, ayrıntılı, karmaşık;

(verb) açıklamak, detaylandırmak, geliştirmek

Örnek:

The wedding cake was an elaborate masterpiece with intricate designs.
Düğün pastası, karmaşık tasarımlara sahip özenli bir başyapıttı.

fitted

/ˈfɪt̬.ɪd/

(adjective) oturan, yerleştirilmiş;

(verb) uymak, yakışmak

Örnek:

She wore a beautifully fitted dress.
Üzerine çok güzel oturan bir elbise giymişti.

low-cut

/ˈloʊ.kʌt/

(adjective) dekolteli, düşük kesimli

Örnek:

She wore a stunning low-cut dress to the party.
Partiye çarpıcı dekolteli bir elbise giydi.

open-necked

/ˌoʊ.pənˈnekt/

(adjective) açık yakalı, yakasız

Örnek:

He wore an open-necked shirt to the casual dinner.
Günlük akşam yemeğine açık yakalı bir gömlek giydi.

skintight

/ˈskɪn.taɪt/

(adjective) daracık, vücuda yapışan

Örnek:

She wore a skintight dress to the party.
Partiye daracık bir elbise giydi.

sleeveless

/ˈsliːv.ləs/

(adjective) kolsuz

Örnek:

She wore a beautiful sleeveless dress to the party.
Partiye güzel bir kolsuz elbise giydi.

tailored

/ˈteɪ.lɚd/

(adjective) özel dikim, uyarlanmış;

(verb) uyarlamak, kişiselleştirmek

Örnek:

The suit was perfectly tailored to his measurements.
Takım elbise ölçülerine göre mükemmel bir şekilde dikilmişti.

garment

/ˈɡɑːr.mənt/

(noun) giysi, kıyafet

Örnek:

She carefully folded each garment before placing it in the drawer.
Her giysiyi dikkatlice katlayıp çekmeceye koydu.

boxers

/ˈbɑːk.sɚz/

(plural noun) boksör, Boxer (köpek cinsi), boxer şort

Örnek:

The young boxer trained hard for his first professional fight.
Genç boksör ilk profesyonel maçı için çok çalıştı.

nightie

/ˈnaɪ.t̬i/

(noun) gecelik, pijama

Örnek:

She wore a silk nightie to bed.
Yatağa ipek bir gecelik giydi.

cape

/keɪp/

(noun) pelerin, kaftan, burun

Örnek:

The superhero wore a flowing red cape.
Süper kahraman akıcı kırmızı bir pelerin giyiyordu.

cloak

/kloʊk/

(noun) pelerin, manto, örtü;

(verb) örtmek, gizlemek

Örnek:

She wrapped her cloak tightly around her to ward off the cold.
Soğuktan korunmak için pelerinini sıkıca sardı.

shawl

/ʃɑːl/

(noun) şal, atkı

Örnek:

She wrapped a warm shawl around her shoulders.
Omuzlarına sıcak bir şal sardı.

wetsuit

/ˈwet.suːt/

(noun) dalış elbisesi, neopren elbise

Örnek:

He zipped up his wetsuit before diving into the cold water.
Soğuk suya dalmadan önce dalış elbisesinin fermuarını çekti.

cuff

/kʌf/

(noun) manşet, paça, şaplak;

(verb) şaplak atmak, kelepçelemek

Örnek:

He rolled up the cuffs of his shirt.
Gömleğinin manşetlerini sıvadı.

fastener

/ˈfæs.ən.ɚ/

(noun) bağlantı elemanı, tutturucu, sabitleme elemanı

Örnek:

The zipper is a common fastener on clothing.
Fermuar, giysilerde yaygın bir bağlantı elemanıdır.

strap

/stræp/

(noun) kayış, askı;

(verb) bağlamak, askılamak

Örnek:

He adjusted the strap of his backpack.
Sırt çantasının kayışını ayarladı.

cut

/kʌt/

(verb) kesmek, doğramak, yaralamak;

(noun) kesik, kesme, saç kesimi;

(adjective) kesilmiş, doğranmış

Örnek:

She accidentally cut her finger while chopping vegetables.
Sebze doğrarken yanlışlıkla parmağını kesti.

glamour

/ˈɡlæm.ɚ/

(noun) çekicilik, göz alıcılık, parıltı;

(verb) çekici hale getirmek, göz alıcı yapmak

Örnek:

Hollywood stars often possess an undeniable sense of glamour.
Hollywood yıldızları genellikle inkar edilemez bir çekiciliğe sahiptir.

footwear

/ˈfʊt.wer/

(noun) ayakkabı, ayak giyimi

Örnek:

Please remove your footwear before entering the house.
Eve girmeden önce lütfen ayakkabılarınızı çıkarın.

strip

/strɪp/

(verb) sökmek, soymak, soyunmak;

(noun) şerit, bant, film

Örnek:

He began to strip the old paint from the door.
Kapıdan eski boyayı sökmeye başladı.

shoelace

/ˈʃuː.leɪs/

(noun) ayakkabı bağcığı

Örnek:

My shoelace came undone while I was running.
Koşarken ayakkabı bağcığım çözüldü.

velvet

/ˈvel.vɪt/

(noun) kadife;

(adjective) kadifemsi, yumuşak

Örnek:

The dress was made of soft red velvet.
Elbise yumuşak kırmızı kadifeden yapılmıştı.

waistline

/ˈweɪst.laɪn/

(noun) bel, bel çevresi, bel çizgisi

Örnek:

She measured her waistline to see if her diet was working.
Diyetinin işe yarayıp yaramadığını görmek için belini ölçtü.

wig

/wɪɡ/

(noun) peruk;

(verb) çileden çıkarmak, tedirgin etmek

Örnek:

She wore a blonde wig for the costume party.
Kostüm partisi için sarı bir peruk taktı.

inappropriate

/ˌɪn.əˈproʊ.pri.ət/

(adjective) uygunsuz, yersiz, yakışıksız

Örnek:

His comments were completely inappropriate for the formal dinner.
Yorumları resmi akşam yemeği için tamamen uygunsuzdu.

apparel

/əˈper.əl/

(noun) giyim, kıyafet, elbise;

(verb) giydirmek, donatmak, süslemek

Örnek:

The store sells a wide range of outdoor apparel.
Mağaza geniş bir dış giyim ürünleri yelpazesi satmaktadır.

heels

/hiːlz/

(plural noun) topuk

Örnek:

She walked on her heels, trying to avoid stepping on the wet floor.
Islak zemine basmamak için topukları üzerinde yürüdü.

soil

/sɔɪl/

(noun) toprak;

(verb) kirletmek, lekelemek

Örnek:

The farmer prepared the soil for planting.
Çiftçi ekim için toprağı hazırladı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren