Avatar of Vocabulary Set B2 - Zenginin Dünyası!

B2 Seviyesi İçinde B2 - Zenginin Dünyası! Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'B2 Seviyesi' içinde 'B2 - Zenginin Dünyası!' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

credit

/ˈkred.ɪt/

(noun) kredi, alacak, takdir;

(verb) yatırmak, alacak kaydetmek, atfetmek

Örnek:

Can I buy this on credit?
Bunu krediyle alabilir miyim?

economy

/iˈkɑː.nə.mi/

(noun) ekonomi, tasarruf

Örnek:

The country's economy is growing rapidly.
Ülkenin ekonomisi hızla büyüyor.

economic

/ˌiː.kəˈnɑː.mɪk/

(adjective) ekonomik, tasarruflu

Örnek:

The country is facing a severe economic crisis.
Ülke ciddi bir ekonomik krizle karşı karşıya.

accounting

/əˈkaʊn.t̬ɪŋ/

(noun) muhasebe

Örnek:

She is studying accounting at university.
Üniversitede muhasebe okuyor.

asset

/ˈæs.et/

(noun) değer, varlık, avantaj

Örnek:

Her experience is a great asset to the team.
Deneyimi, takım için büyük bir değerdir.

budget

/ˈbʌdʒ.ɪt/

(noun) bütçe, harcama tahmini, kaynak;

(verb) bütçelemek, harcama planlamak;

(adjective) uygun fiyatlı, ekonomik

Örnek:

We need to create a detailed budget for the upcoming project.
Yaklaşan proje için detaylı bir bütçe oluşturmamız gerekiyor.

capital

/ˈkæp.ə.t̬əl/

(noun) başkent, sermaye, fon;

(adjective) idamlık, ana, harika

Örnek:

London is the capital of the United Kingdom.
Londra, Birleşik Krallık'ın başkentidir.

debit

/ˈdeb.ɪt/

(noun) borç, hesaptan düşme;

(verb) borçlandırmak, hesaptan düşmek

Örnek:

The bank made a debit of $50 from my account.
Banka hesabımdan 50 dolar borç kaydı yaptı.

finance

/ˈfaɪ.næns/

(noun) finans, maliye, mali kaynaklar;

(verb) finanse etmek, para sağlamak

Örnek:

She works in the field of corporate finance.
Kurumsal finans alanında çalışıyor.

investment

/ɪnˈvest.mənt/

(noun) yatırım, sermaye yatırımı, değerli şey

Örnek:

His investment in the stock market paid off handsomely.
Borsa yatırımı ona büyük kazanç sağladı.

financing

/fəˈnæn·sɪŋ, ˈfɑɪ·næn-/

(noun) finansman, finans;

(verb) finanse etmek

Örnek:

The company is seeking financing for its new project.
Şirket yeni projesi için finansman arıyor.

borrowing

/ˈbɑːr.oʊ.ɪŋ/

(noun) ödünç alma, borçlanma, ödünçleme

Örnek:

The borrowing of books from the library is free.
Kütüphaneden kitap ödünç alma ücretsizdir.

debt

/det/

(noun) borç, borçluluk, borç durumu

Örnek:

He is struggling to pay off his student debt.
Öğrenim borcunu ödemekte zorlanıyor.

grant

/ɡrænt/

(verb) vermek, tanımak, kabul etmek;

(noun) hibe, bağış

Örnek:

The committee decided to grant him immunity from prosecution.
Komite, ona kovuşturmadan muafiyet tanımaya karar verdi.

loan

/loʊn/

(noun) kredi, borç;

(verb) ödünç vermek, borç vermek

Örnek:

She took out a bank loan to buy a new car.
Yeni bir araba almak için banka kredisi çekti.

possess

/pəˈzes/

(verb) sahip olmak, elinde bulundurmak, taşımak

Örnek:

He does not possess a car.
Araba sahibi değil.

distribution

/ˌdɪs.trɪˈbjuː.ʃən/

(noun) dağıtım, paylaştırma, dağılım

Örnek:

The distribution of food to the needy was organized by volunteers.
İhtiyaç sahiplerine gıda dağıtımı gönüllüler tarafından organize edildi.

inflation

/ɪnˈfleɪ.ʃən/

(noun) enflasyon, şişirme, şişlik

Örnek:

The country is experiencing high inflation.
Ülke yüksek enflasyon yaşıyor.

welfare

/ˈwel.fer/

(noun) refah, esenlik, sosyal yardım

Örnek:

We are concerned about the welfare of the children.
Çocukların refahı konusunda endişeliyiz.

profit

/ˈprɑː.fɪt/

(noun) kar, kazanç, fayda;

(verb) kar etmek, kazanç sağlamak, fayda sağlamak

Örnek:

The company reported a significant profit this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir kar bildirdi.

standard of living

/ˈstæn.dərd əv ˈlɪv.ɪŋ/

(noun) yaşam standardı

Örnek:

The country has a high standard of living due to its strong economy.
Ülke, güçlü ekonomisi sayesinde yüksek bir yaşam standardına sahiptir.

atm

/ˌeɪ.tiːˈem/

(noun) ATM, bankamatik;

(abbreviation) Asenkron Transfer Modu, ATM

Örnek:

I need to withdraw some cash from the ATM.
ATM'den biraz nakit çekmem gerekiyor.

balance

/ˈbæl.əns/

(noun) denge, uyum, bakiye;

(verb) dengelemek, karşılaştırmak

Örnek:

She lost her balance and fell.
Dengesini kaybetti ve düştü.

bank statement

/ˈbæŋk ˌsteɪt.mənt/

(noun) banka ekstresi

Örnek:

I need to check my bank statement to see if the payment went through.
Ödemenin geçip geçmediğini görmek için banka ekstresimi kontrol etmem gerekiyor.

collapse

/kəˈlæps/

(verb) çökmek, yıkılmak, düşmek;

(noun) çöküş, yıkılma, başarısızlık

Örnek:

The old bridge finally collapsed under the heavy load.
Eski köprü ağır yük altında sonunda çöktü.

decrease

/dɪˈkriːs/

(verb) azaltmak, düşmek;

(noun) azalma, düşüş

Örnek:

The number of students attending the workshop has decreased.
Atölyeye katılan öğrenci sayısı azaldı.

loss

/lɑːs/

(noun) kayıp, zarar

Örnek:

The company reported a significant financial loss this quarter.
Şirket bu çeyrekte önemli bir finansal kayıp bildirdi.

analyst

/ˈæn.ə.lɪst/

(noun) analist

Örnek:

The financial analyst predicted a market downturn.
Finans analisti piyasada bir düşüş öngördü.

banker

/ˈbæŋ.kɚ/

(noun) bankacı

Örnek:

My father is a retired banker.
Babam emekli bir bankacı.

price

/praɪs/

(noun) fiyat, bedel, sonuç;

(verb) fiyatlandırmak, değer biçmek, fiyat belirlemek

Örnek:

The price of the car is too high for me.
Arabanın fiyatı benim için çok yüksek.

purchase

/ˈpɝː.tʃəs/

(noun) satın alma, alışveriş, tutuş;

(verb) satın almak, edinmek

Örnek:

She made a large purchase at the department store.
Büyük mağazadan büyük bir alışveriş yaptı.

rate

/reɪt/

(noun) oran, hız, tarife;

(verb) değerlendirmek, sınıflandırmak, görmek

Örnek:

The unemployment rate has decreased this quarter.
İşsizlik oranı bu çeyrekte azaldı.

rip off

/rɪp ˈɔːf/

(phrasal verb) kazıklamak, dolandırmak, çalmak;

(noun) kazık, dolandırıcılık

Örnek:

That store really ripped me off with that broken phone.
O mağaza beni o bozuk telefonla gerçekten kazıkladı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren