Avatar of Vocabulary Set Öneri Yapmak 1

Karar İçinde Öneri Yapmak 1 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Karar' içinde 'Öneri Yapmak 1' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

advance

/ədˈvæns/

(noun) ilerleme, gelişme, avans;

(verb) ilerlemek, gelişmek, avans vermek;

(adjective) ön, peşin

Örnek:

The army made a rapid advance towards the enemy lines.
Ordu, düşman hatlarına doğru hızlı bir ilerleme kaydetti.

alternatively

/ɑːlˈtɝː.nə.t̬ɪv.li/

(adverb) alternatif olarak, başka bir seçenekle

Örnek:

You can take the bus, or alternatively, you can walk.
Otobüse binebilirsin ya da alternatif olarak yürüyebilirsin.

always

/ˈɑːl.weɪz/

(adverb) her zaman, daima, sonsuza dek

Örnek:

She always arrives on time.
O her zaman zamanında gelir.

bespeak

/bɪˈspiːk/

(verb) göstermek, işaret etmek, belirtmek

Örnek:

His elegant manners bespeak a refined upbringing.
Zarif tavırları, iyi bir eğitim aldığını gösteriyor.

better

/ˈbet̬.ɚ/

(adjective) daha iyi;

(adverb) daha iyi;

(verb) iyileştirmek, geçmek;

(noun) üstünler, daha iyiler

Örnek:

This new model is much better than the old one.
Bu yeni model eskisinden çok daha iyi.

bring forward

/brɪŋ ˈfɔːr.wərd/

(phrasal verb) öne almak, erken almak, sunmak

Örnek:

Can we bring forward the meeting to Monday instead of Wednesday?
Toplantıyı Çarşamba yerine Pazartesi'ye alabilir miyiz?

can

/kæn/

(modal verb) yapabilmek, edebilmek, olabilir;

(noun) konserve, kutu;

(verb) konserve yapmak, kutulamak

Örnek:

I can swim.
Ben yüzebilirim.

challenge

/ˈtʃæl.ɪndʒ/

(noun) meydan okuma, düello çağrısı, zorluk;

(verb) meydan okumak, itiraz etmek, sorgulamak

Örnek:

He accepted the challenge to a duel.
Düello meydan okumasını kabul etti.

connotation

/ˌkɑː.nəˈteɪ.ʃən/

(noun) çağrışım, yan anlam

Örnek:

The word 'home' has a warm connotation.
'Ev' kelimesinin sıcak bir çağrışımı vardır.

connote

/kəˈnoʊt/

(verb) çağrıştırmak, ima etmek, anlamına gelmek

Örnek:

The word 'home' may connote warmth and comfort.
'Ev' kelimesi sıcaklık ve rahatlık çağrıştırabilir.

could

/kʊd/

(modal verb) yapabilirdi, edebilirdi, olabilir

Örnek:

She could run very fast when she was younger.
Gençken çok hızlı koşabilirdi.

failing

/ˈfeɪ.lɪŋ/

(noun) kusur, eksiklik, hata;

(preposition) bu olmazsa, aksi takdirde;

(adjective) bozulan, zayıflayan

Örnek:

Despite his many talents, his biggest failing was his inability to manage money.
Birçok yeteneğine rağmen, en büyük kusuru parayı yönetememesiydi.

float

/floʊt/

(verb) yüzmek, batmamak, süzülmek;

(noun) şamandıra, yüzdürücü, platform

Örnek:

The boat began to float on the water.
Tekne su üzerinde yüzmeye başladı.

for what it's worth

/fɔːr wʌt ɪts wɜːrθ/

(idiom) ne kadar değerliyse, her neyse

Örnek:

For what it's worth, I think you did a great job.
Ne kadar değerliyse, bence harika bir iş çıkardın.

hazard

/ˈhæz.ɚd/

(noun) tehlike, risk;

(verb) tehlikeye atmak, göze almak

Örnek:

The construction site was full of potential hazards.
İnşaat alanı potansiyel tehlikelerle doluydu.

hint

/hɪnt/

(noun) ipucu, ima, işaret;

(verb) ima etmek, işaret etmek, belli etmek

Örnek:

She dropped a hint about what she wanted for her birthday.
Doğum gününde ne istediğine dair bir ipucu verdi.

how about

/haʊ əˈbaʊt/

(phrase) ne dersin, nasıl olur, peki ya

Örnek:

How about we go to the movies tonight?
Bu gece sinemaya gitmeye ne dersin?

hypothesize

/haɪˈpɑː.θə.saɪz/

(verb) hipotez kurmak, varsaymak

Örnek:

Scientists hypothesize that the universe began with a Big Bang.
Bilim adamları evrenin Büyük Patlama ile başladığını varsayıyor.

idea

/aɪˈdiː.ə/

(noun) fikir, öneri, kavram

Örnek:

That's a great idea!
Bu harika bir fikir!

I'll tell you what

/aɪl tɛl ju wʌt/

(phrase) sana ne diyeceğim, bak sana ne diyeceğim

Örnek:

I'll tell you what, let's just order pizza tonight.
Sana ne diyeceğim, bu akşam sadece pizza sipariş edelim.

implicit

/ɪmˈplɪs.ɪt/

(adjective) zımni, örtük, mutlak

Örnek:

Her silence was taken as implicit consent.
Sessizliği zımni bir onay olarak kabul edildi.

implicitly

/ɪmˈplɪs.ɪt.li/

(adverb) zımnen, üstü kapalı, tamamen

Örnek:

He implicitly agreed to the terms by not objecting.
İtiraz etmeyerek şartları zımnen kabul etti.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren