Avatar of Vocabulary Set Hayvan Üremesi

Hayvanlar İçinde Hayvan Üremesi Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Hayvanlar' içinde 'Hayvan Üremesi' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

fecundity

/feˈkʌn.də.t̬i/

(noun) üretkenlik, verimlilik, doğurganlık

Örnek:

The artist's fecundity was evident in the sheer volume of his creative output.
Sanatçının üretkenliği, yaratıcı çıktısının hacminde belirgindi.

asexuality

/ˌeɪ.sek.ʃuˈæl.ɪ.ti/

(noun) aseksüellik

Örnek:

Asexuality is a sexual orientation, not a choice or a disorder.
Aseksüellik bir cinsel yönelimdir, bir seçim veya bozukluk değildir.

asexual reproduction

/ˌeɪˌsek.ʃu.əl rɪ.prəˈdʌk.ʃən/

(noun) eşeysiz üreme

Örnek:

Many single-celled organisms reproduce through asexual reproduction.
Birçok tek hücreli organizma eşeysiz üreme yoluyla çoğalır.

hatch

/hætʃ/

(verb) yumurtadan çıkmak, kuluçkaya yatırmak, planlamak;

(noun) kapak, ambar kapağı

Örnek:

The chicks will hatch in a few days.
Civcivler birkaç gün içinde yumurtadan çıkacak.

breeding

/ˈbriː.dɪŋ/

(noun) üreme, yetiştirme, terbiye

Örnek:

The farm specializes in the breeding of dairy cows.
Çiftlik, süt ineklerinin üretiminde uzmanlaşmıştır.

spawn

/spɑːn/

(noun) yumurta, yavru, ürün;

(verb) yumurtlamak, üremek, oluşturmak

Örnek:

The salmon returned to the river to lay their spawn.
Somonlar yumurtalarını bırakmak için nehre geri döndü.

lay

/leɪ/

(verb) koymak, sermek, yumurtlamak;

(noun) konum, düzen;

(adjective) laik, din dışı

Örnek:

She carefully laid the baby in the crib.
Bebeği dikkatlice beşiğe yatırdı.

breed

/briːd/

(verb) yetiştirmek, üremek, doğurmak;

(noun) cins, ırk, tür

Örnek:

They breed horses for racing.
Yarış için at yetiştiriyorlar.

larva

/ˈlɑːr.və/

(noun) larva

Örnek:

The butterfly larva is a caterpillar.
Kelebek larvası bir tırtıldır.

fertilize

/ˈfɝː.t̬əl.aɪz/

(verb) gübrelemek, döllemek, tohumlamak

Örnek:

Farmers fertilize their fields to ensure a good harvest.
Çiftçiler iyi bir hasat sağlamak için tarlalarını gübreler.

chrysalis

/ˈkrɪs.əl.ɪs/

(noun) krizalit, böcek kozası, koruyucu örtü

Örnek:

The caterpillar transformed into a beautiful chrysalis.
Tırtıl güzel bir krizalite dönüştü.

androgen

/ˈæn.drə.dʒən/

(noun) androjen

Örnek:

Testosterone is the most important androgen in males.
Testosteron erkeklerdeki en önemli androjendir.

mate

/meɪt/

(noun) arkadaş, dost, eş;

(verb) çiftleşmek, eşleştirmek

Örnek:

He's my best mate from school.
Okuldan en iyi arkadaşım o.

tadpole

/ˈtæd.poʊl/

(noun) iribaş

Örnek:

We watched the tadpoles swim in the pond.
Gölette iribaşların yüzmesini izledik.

fertilization

/ˌfɝː.t̬əl.əˈzeɪ.ʃən/

(noun) döllenme, gübreleme

Örnek:

Successful fertilization is crucial for plant reproduction.
Başarılı döllenme bitki üremesi için çok önemlidir.

pedigree

/ˈped.ə.ɡriː/

(noun) soy ağacı, köken, geçmiş;

(adjective) soylu, safkan

Örnek:

The dog has an excellent pedigree, with champions in its lineage.
Köpeğin soyunda şampiyonlar bulunan mükemmel bir soy ağacı var.

spay

/speɪ/

(verb) kısırlaştırmak, dişi hayvanı kısırlaştırmak

Örnek:

We decided to spay our female cat to prevent unwanted litters.
İstenmeyen yavruları önlemek için dişi kedimizi kısırlaştırmaya karar verdik.

barrenness

/ˈber.ən.nəs/

(noun) kuraklık, verimsizlik, kısırlık

Örnek:

The barrenness of the desert made farming impossible.
Çölün kuraklığı tarımı imkansız hale getirdi.

breeder

/ˈbriː.dɚ/

(noun) yetiştirici, üretici

Örnek:

She is a well-known dog breeder.
O, tanınmış bir köpek yetiştiricisidir.

crossbreed

/ˈkrɑːs.briːd/

(noun) melez, hibrit;

(verb) melezlemek, hibritleştirmek

Örnek:

The dog was a crossbreed of a Labrador and a Poodle.
Köpek, Labrador ve Kaniş ırklarının bir meleziydi.

neuter

/ˈnuː.t̬ɚ/

(adjective) nötr, kısırlaştırılmış, hadım edilmiş;

(verb) kısırlaştırmak, hadım etmek;

(noun) kısırlaştırılmış hayvan, hadım edilmiş hayvan

Örnek:

In some languages, inanimate objects are assigned a neuter gender.
Bazı dillerde cansız nesnelere nötr cinsiyet atanır.

broody

/ˈbruː.di/

(adjective) kuluçkaya yatmış, kuluçka tavuğu, kasvetli

Örnek:

The farmer noticed the broody hen sitting on a clutch of eggs.
Çiftçi, bir küme yumurtanın üzerinde oturan kuluçkaya yatmış tavuğu fark etti.

incubate

/ˈɪŋ.kjə.beɪt/

(verb) kuluçkaya yatırmak, inkübe etmek, geliştirmek

Örnek:

The hen will incubate her eggs for 21 days.
Tavuk yumurtalarını 21 gün boyunca kuluçkaya yatıracak.

brood

/bruːd/

(noun) yavru, kuluçka;

(verb) düşünmek, kara kara düşünmek, kuluçkaya yatmak

Örnek:

The hen led her brood of chicks across the yard.
Tavuk, civciv yavrularını bahçenin karşısına geçirdi.

frogspawn

/ˈfrɑːɡ.spɑːn/

(noun) kurbağa yumurtası

Örnek:

The pond was full of frogspawn in early spring.
Göl, ilkbaharın başlarında kurbağa yumurtalarıyla doluydu.

calve

/kæv/

(verb) buzağılamak, yavru doğurmak, buzdağı oluşturmak

Örnek:

The cow is expected to calve next month.
İneğin gelecek ay buzağılaması bekleniyor.

grub

/ɡrʌb/

(noun) larva, kurtçuk, yemek;

(verb) eşelemek, kazmak

Örnek:

The bird pecked at the ground, searching for a juicy grub.
Kuş, sulu bir larva arayarak toprağı gagalıyordu.

pupa

/ˈpjuː.pə/

(noun) pupa, koza

Örnek:

The caterpillar transformed into a pupa.
Tırtıl bir pupaya dönüştü.

farrow

/ˈfær.oʊ/

(noun) domuz yavrusu, yavru domuz sürüsü;

(verb) doğurmak, yavru yapmak

Örnek:

The sow gave birth to a healthy farrow of ten piglets.
Dişi domuz on sağlıklı yavru domuz doğurdu.

silkworm

/ˈsɪlk.wɝːm/

(noun) ipek böceği

Örnek:

The silkworm is known for producing silk.
İpek böceği ipek üretmesiyle bilinir.

barren

/ˈber.ən/

(adjective) çorak, verimsiz, kısır

Örnek:

The barren desert stretched for miles.
Çorak çöl millerce uzanıyordu.

polliwog

/ˈpɑː.li.wɑːɡ/

(noun) iribaş

Örnek:

The children watched the polliwogs swim in the pond.
Çocuklar gölette yüzen iribaşları izledi.

foal

/foʊl/

(noun) tay;

(verb) taylamak

Örnek:

The mare gave birth to a healthy foal this morning.
Kısrak bu sabah sağlıklı bir tay doğurdu.

gamete

/ˈɡæm.iːt/

(noun) gamet, eşey hücresi

Örnek:

In humans, sperm and egg cells are examples of gametes.
İnsanlarda sperm ve yumurta hücreleri gamet örnekleridir.

gestate

/dʒesˈteɪt/

(verb) gebelik süresi geçirmek, taşımak, gelişmek

Örnek:

The elephant will gestate for nearly two years.
Fil neredeyse iki yıl gebelik süresi geçirecek.

hermaphrodite

/hɝːˈmæf.rə.daɪt/

(noun) hermafrodit, çift cinsiyetli, interseks birey;

(adjective) hermafrodit, çift cinsiyetli

Örnek:

Some species of fish are naturally hermaphrodites.
Bazı balık türleri doğal olarak hermafrodittir.

impregnate

/ɪmˈpreɡ.neɪt/

(verb) hamile bırakmak, döllemek, emprenye etmek

Örnek:

The stallion was used to impregnate several mares.
Aygr, birkaç kısrağı hamile bırakmak için kullanıldı.

lamb

/læm/

(noun) kuzu, kuzu eti;

(verb) kuzulamak

Örnek:

The shepherd carried a newborn lamb in his arms.
Çoban kucağında yeni doğmuş bir kuzu taşıyordu.

procreate

/ˈproʊ.kri.eɪt/

(verb) üremek, çoğalmak

Örnek:

Many species procreate during the spring season.
Birçok tür ilkbahar mevsiminde ürer.

reproduce

/ˌriː.prəˈduːs/

(verb) yeniden üretmek, kopyalamak, çoğalmak

Örnek:

The artist tried to reproduce the colors of the sunset.
Sanatçı gün batımının renklerini yeniden üretmeye çalıştı.

whelp

/welp/

(noun) yavru, köpek yavrusu, velet;

(verb) doğurmak, yavru yapmak

Örnek:

The mother dog carefully licked her newborn whelps.
Anne köpek yeni doğmuş yavrularını dikkatlice yaladı.

bloodline

/ˈblʌd.laɪn/

(noun) kan bağı, soy

Örnek:

The royal bloodline has been traced back for centuries.
Kraliyet kan bağı yüzyıllardır takip edilmiştir.

couple

/ˈkʌp.əl/

(noun) çift, birkaç, bir iki;

(verb) birleştirmek, eşleştirmek

Örnek:

A young couple walked hand in hand.
Genç bir çift el ele yürüdü.

oestrus

/ˈes.trəs/

(noun) östrus, kızgınlık dönemi

Örnek:

The farmer observed signs of oestrus in his cow, indicating she was ready for breeding.
Çiftçi ineğinde östrus belirtileri gözlemledi, bu da onun üremeye hazır olduğunu gösteriyordu.

rut

/rʌt/

(noun) iz, tekerlek izi, rutin;

(verb) kızışmak, çiftleşme döneminde olmak

Örnek:

The heavy trucks left deep ruts in the muddy road.
Ağır kamyonlar çamurlu yolda derin izler bıraktı.

incubation period

/ˌɪŋ.kjəˈbeɪ.ʃən ˌpɪr.i.əd/

(noun) kuluçka süresi

Örnek:

The incubation period for the flu is typically one to four days.
Grip için kuluçka süresi genellikle bir ila dört gündür.

sire

/saɪr/

(noun) baba, damızlık, Efendim;

(verb) doğurmak, baba olmak

Örnek:

The foal's sire was a famous racehorse.
Tayın babası ünlü bir yarış atıydı.

inseminate

/ɪnˈsem.ə.neɪt/

(verb) tohumlamak, döllemek

Örnek:

The farmer decided to artificially inseminate his cows to improve the herd's genetics.
Çiftçi, sürünün genetiğini iyileştirmek için ineklerini yapay olarak tohumlamaya karar verdi.

sperm

/spɝːm/

(noun) sperm, meni

Örnek:

Human sperm are produced in the testes.
İnsan spermi testislerde üretilir.

egg

/eɡ/

(noun) yumurta;

(verb) kışkırtmak, teşvik etmek

Örnek:

The bird laid an egg in the nest.
Kuş yuvaya bir yumurta bıraktı.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren