Avatar of Vocabulary Set Anlaşma 3

Anlaşma İçinde Anlaşma 3 Kelime Seti: Tam ve Ayrıntılı Liste

'Anlaşma' içinde 'Anlaşma 3' kelime seti uluslararası standart ders kitaplarından özenle seçilmiş olup kısa sürede kelime dağarcığını mastering yapmanıza yardımcı olur. Tam tanımlamalar, örnek cümleler ve standart telaffuz...

Bu kelime setini Lingoland'da öğren

Şimdi Öğren

handshake

/ˈhænd.ʃeɪk/

(noun) el sıkışma

Örnek:

They sealed the deal with a firm handshake.
Anlaşmayı sıkı bir el sıkışma ile mühürlediler.

harmonious

/hɑːrˈmoʊ.ni.əs/

(adjective) uyumlu, ahenkli

Örnek:

The colors in the painting are very harmonious.
Resimdeki renkler çok uyumlu.

harmoniously

/hɑːrˈmoʊ.ni.əs.li/

(adverb) uyumlu bir şekilde, ahenkli bir şekilde

Örnek:

The colors blend harmoniously in the painting.
Renkler tabloda uyumlu bir şekilde karışıyor.

harmony

/ˈhɑːr.mə.ni/

(noun) armoni, uyum, ahenk

Örnek:

The choir sang in perfect harmony.
Koro mükemmel bir uyum içinde şarkı söyledi.

honor

/ˈɑː.nɚ/

(noun) onur, saygı, dürüstlük;

(verb) onurlandırmak, saygı duymak

Örnek:

He served his country with honor.
Ülkesine onurla hizmet etti.

humor

/ˈhjuː.mɚ/

(noun) mizah, espri, ruh hali;

(verb) uyum sağlamak, keyfini yerine getirmek

Örnek:

His dry humor always made everyone laugh.
Kuru mizahı her zaman herkesi güldürürdü.

incline

/ɪnˈklaɪn/

(noun) eğim, meyil;

(verb) eğilimli olmak, meyletmek, eğmek

Örnek:

The car struggled to go up the steep incline.
Araba dik eğimi çıkmakta zorlandı.

incontestable

/ˌɪn.kənˈtes.tə.bəl/

(adjective) tartışılmaz, inkar edilemez, kesin

Örnek:

The evidence presented was incontestable.
Sunulan kanıtlar tartışılmazdı.

incontestably

/ˌɪn.kənˈtes.tə.bli/

(adverb) tartışmasız, inkar edilemez bir şekilde

Örnek:

The evidence was incontestably clear.
Kanıtlar tartışmasız açıktı.

incontrovertible

/ɪnˌkɑːn.trəˈvɝː.t̬ə.bəl/

(adjective) tartışılmaz, kesin

Örnek:

The evidence was incontrovertible.
Kanıtlar tartışılmazdı.

incontrovertibly

/ɪnˌkɑːn.trəˈvɝː.t̬ə.bli/

(adverb) tartışmasız bir şekilde, kesin olarak

Örnek:

The evidence incontrovertibly proved his guilt.
Kanıtlar onun suçluluğunu tartışmasız bir şekilde kanıtladı.

indisputable

/ˌɪn.dɪˈspjuː.t̬ə.bəl/

(adjective) tartışılmaz, inkar edilemez

Örnek:

The evidence was indisputable.
Kanıtlar tartışılmazdı.

indisputably

/ˌɪn.dɪˈspjuː.t̬ə.bli/

(adverb) tartışmasız, kesinlikle

Örnek:

She is indisputably the best candidate for the job.
İş için tartışmasız en iyi aday o.

in tune

/ɪn ˈtuːn/

(idiom) uyumlu, ahenkli, akortlu

Örnek:

The marketing strategy is in tune with the company's overall goals.
Pazarlama stratejisi şirketin genel hedefleriyle uyumlu.

like

/laɪk/

(preposition) gibi, benzer, örneğin;

(verb) beğenmek, sevmek, istemek;

(conjunction) gibi;

(adverb) dedi ki, gibi;

(interjection) dedi ki, gibi;

(noun) benzer, eşdeğer

Örnek:

She looks just like her mother.
Tıpkı annesi gibi görünüyor.

make up

/ˈmeɪk ʌp/

(phrasal verb) uydurmak, icat etmek, barışmak;

(noun) makyaj, kozmetik

Örnek:

He tried to make up a story about why he was late.
Neden geç kaldığına dair bir hikaye uydurmaya çalıştı.

make peace

/meɪk piːs/

(phrase) barışmak, uzlaşmak

Örnek:

After their big argument, they decided to make peace.
Büyük tartışmalarından sonra barışmaya karar verdiler.

maybe

/ˈmeɪ.bi/

(adverb) belki, muhtemelen

Örnek:

Maybe I'll go to the party, maybe I won't.
Belki partiye giderim, belki gitmem.

meet someone halfway

/miːt ˈsʌm.wʌn ˈhæf.weɪ/

(idiom) uzlaşmak, orta yolu bulmak

Örnek:

We need to meet someone halfway to resolve this conflict.
Bu çatışmayı çözmek için birisiyle uzlaşmamız gerekiyor.

mend

/mend/

(verb) tamir etmek, onarmak, iyileşmek;

(noun) tamir, yama

Örnek:

Can you help me mend this broken chair?
Bu kırık sandalyeyi tamir etmeme yardım edebilir misin?

mend your fences

/mend jʊər fensɪz/

(idiom) arasını düzeltmek, ilişkileri onarmak

Örnek:

After their big argument, he tried to mend his fences with his brother.
Büyük tartışmalarından sonra, kardeşiyle arasını düzeltmeye çalıştı.

middle ground

/ˈmɪd.əl ˌɡraʊnd/

(noun) orta yol, uzlaşma

Örnek:

They tried to find a middle ground in the negotiations.
Müzakerelerde bir orta yol bulmaya çalıştılar.

modus vivendi

/ˌmoʊdəs vɪˈvɛndi/

(noun) modus vivendi, geçici anlaşma

Örnek:

The two rival factions established a modus vivendi to avoid further conflict.
İki rakip grup, daha fazla çatışmayı önlemek için bir modus vivendi oluşturdular.

nail down

/neɪl daʊn/

(phrasal verb) belirlemek, netleştirmek, kesinleştirmek

Örnek:

We need to nail down the exact date for the meeting.
Toplantının kesin tarihini belirlememiz gerekiyor.

nod

/nɑːd/

(noun) baş sallama;

(verb) baş sallamak, uyuklamak, başını sallamak (uykudan)

Örnek:

She gave a quick nod of approval.
Hızlı bir onay işareti verdi.

no kidding

/noʊ ˈkɪd.ɪŋ/

(exclamation) şaka değil, gerçekten

Örnek:

I saw a UFO last night. No kidding!
Dün gece bir UFO gördüm. Şaka değil!

noncontroversial

/ˌnɑːn.kɑːn.trəˈvɝː.ʃəl/

(adjective) tartışmasız, ihtilafsız

Örnek:

The committee discussed several noncontroversial topics before moving on to the main agenda.
Komite, ana gündeme geçmeden önce birkaç tartışmasız konuyu görüştü.

nor

/nɔːr/

(conjunction) ne de, da

Örnek:

He is neither rich nor famous.
Ne zengin ne de ünlü.

at all

/ət ɔːl/

(adverb) hiç, asla

Örnek:

I don't like it at all.
Hiç sevmiyorum.

of course

/əv kɔːrs/

(phrase) elbette, tabii ki

Örnek:

Are you coming to the party? Of course!
Partiye geliyor musun? Elbette!

ok

/ˌoʊˈkeɪ/

(exclamation) tamam, peki;

(adverb) iyi, yolunda;

(adjective) iyi, kabul edilebilir;

(verb) onaylamak, izin vermek;

(noun) onay, izin

Örnek:

“Let's meet at 7 PM.” “OK.”
“Akşam 7'de buluşalım.” “Tamam.”

oneness

/ˈwʌn.nəs/

(noun) birlik, bütünlük

Örnek:

Through meditation, she sought a sense of oneness with the universe.
Meditasyon yoluyla evrenle birlik duygusu aradı.

on the same page

/ɑːn ðə seɪm peɪdʒ/

(idiom) aynı fikirde olmak, aynı sayfada olmak

Örnek:

Let's make sure we're all on the same page before we proceed with the project.
Projeye devam etmeden önce hepimizin aynı fikirde olduğundan emin olalım.

out of tune

/aʊt əv ˈtuːn/

(idiom) akordu bozuk, uyumsuz, ahenksiz

Örnek:

The piano is a bit out of tune.
Piyano biraz akordu bozuk.
Bu kelime setini Lingoland'da öğren